Yayımlanma tarihi:
Senarist ve yönetmen Sean Durkin’in 2011 yapımı Martha Marcy May Marlene filmi, ismini bileşenlerine ayırdığımızda, anlatısının özüne dair güçlü ipuçları sunar. Elizabeth Olsen’ın ustalıkla canlandırdığı başkahraman, doğumunda Martha adını almış, tarikata katıldığında Marcy May olarak çağrılmış ve oradaki kadınların dış dünyayla kurduğu tek bağlantı noktası olan “Marlene” ismiyle var olmuştur. Karakterin çok katmanlı kimliği, film boyunca hem fiziksel hem de psikolojik bir bölünmeyi yansıtır.
Nedeni bilinmeyen bir sebeple, 2 yıl boyunca ailesinden geriye kalan ablasına herhangi bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur. Catskill dağlarında, toplumun normlarından uzakta, kendi içinde çelişkiler de yaşayan, kendisini Tanrı bellemiş Patrick, John Hawkes, tarikatına katılmıştır. Bu tarikatta insanların beynini yıkayarak koyduğu kurallara bağlı bir yaşam sürmelerine izin veren Patrick, herhangi bir narsisistik büyüklenme göstermese de; centilmenliği, kibarlığı ve tatlı sözleri ile tarikat üyelerini manipüle ederek kendine bağlamış ve orada bir dünya yaratmıştır.
Patrick’in dünyasında/tarikatında, kadınlar ile ilk önce kendisi cinsel birliktelik yaşıyor ve ardından diğer erkeklerin de onlara dokunmasına izin veriyor. Bu birlikteliğe kadınlar, özel hazırlanmış, içlerini arındırdığı söylenilen, bitkisel bir ilaç içerek başlıyor. Kendilerinden geçerek beyaz bir bornoz ile Patrick’in onları ziyaretini bekliyorlar. Bu ziyarette Patrick yüz üstü yatan ve yarı baygın olan kadınların üzerine çıkıyor. Patrick’in tarikatta kurduğu düzen, karizmatik lider-kurban ilişkisini yansıtır. Bu onları hem fiziksel hem zihinsel olarak savunmasız hale getirerek, iradelerini ortadan kaldırma amacına hizmet eder. Buradaki temel dinamiklerden biri, bireysel sınırların sistematik olarak silinmesi ve bunun bir ritüel gibi sunularak meşrulaştırılmasıdır. Bu bağlamda Patrick’i, gaslighting, telkin ve travmaya dayalı bağlanma mekanizmalarını kullanan bir istismarcı olarak değerlendirebiliriz. Kadınlar önce fiziksel bir çaresizlik içine itilir, ardından bu çaresizlik tarikata ait olmanın bir parçası gibi kodlanır. Bu yöntem yalnızca bireyin kendi başına karşı çıkamayacağı bir durum olmakla kalmaz, aynı zamanda onları duygusal olarak borçlu hissettirme ve bağımlı hale getirme işlevi görür. Daha da geniş bir açıdan bakarsak, bu tür yapıların temelinde bireysel kimliği yok edip grup kimliğini mutlak hale getirme stratejisi yatar.
Her kadının beyaz bornoz giymesi de bu ritüelin bir parçası. Beyaz renk, kültürel ve psikolojik bağlamda genellikle saflık, arınma ve teslimiyet gibi anlamlar taşır. Buradaki beyaz bornoz, kadınların bireysel kimliklerinden sıyrılıp tarikatın kolektif kimliğine dahil olmasının bir simgesi haline gelir. Sembolik olarak, Patrick’in dünyalarındaki doğumlarını sembolize ediyor olabilir. Böylelikle cinsel istismar, Patrick tarafından, bireyin eski benliğinden arındırılması olarak çarpıtılabilir. Tarikatlar genellikle cinsel istismarı, kutsal bir ritüel gibi göstermeye çalışır. Beyaz bornoz, gelinlik veya dini tören kıyafetini çağrışımı yaparak, yaşananları bireysel bir şiddet değil, topluluğun kutsal bir parçası gibi sunuyor. Bu, kadınların yaşadığı travmayı rasyonelleştirmelerini kolaylaştırabilir ve manipülasyonun daha derine işlemesine sebep olabilir.
Patrick’in dünyasında mahremiyet yok. Kadınların yalnızca Patrick’ten gebe kalıyor ve bebekler sadece erkek cinsiyetinde dünyaya geliyor. Buradaki mesaj da mutlak güç ve kontrol meselesine ilişkin. Bir nevi kutsal erkek miti yaratarak, tarikat üyeleri üzerinde psikolojik ve fiziksel kontrol kuruyor. Bedenler gibi diğer her şey de ortak. Günde iki kez, kadınlar ve erkekler ayrı ayrı, patriarkal, yemek yiyorlar. Bahçe işi ile ilgileniyorlar. Geçinmek için çalıyorlar. Zevk için öldürüyorlar.
Tarikat lideri Patrick’e aşık olan Marcy May, karmaşık bir yapıda ve derinde ıssızlık ve güvensizlik yaşamaktadır. Post travmatik ilk gece deneyimi ardına, oradaki kadınlardan bir diğeri gelip onu, bu birlikteliğin; ‘herkesin başına gelen bir mucize’ olduğu konusunda telkin ederek yatıştırmıştır. Evvela kadınlığı ile kul olmaya hak kazanmıştır. Marcy May, zamanla oraya aidiyet kazansa da akıllara meydan okuyan bazı komutları yerine getirmekte zorlanmaktadır. İçlerinden birinin kanser olduğu söylenilen kediyi öldürmek gibi. Onu içinde bulunduğu yıkıcı dünyada ebedi sarsan olay ise; çalmak için girdikleri bir evin sahibinin, içlerinden biri tarafından canice bıçaklanmasını izlediği anlardır. Bu sahnede, beyni yıkanan insanoğlunun içindeki vahşeti ortaya nasıl koyduğunu buz gibi donarak izliyoruz. Bu kareden sonra Marcy May, filmin açılışında gördüğümüz ilk sahne ile oradan kaçıyor. Kaçsa Marcy May kimliği de onunla birlikte nereye giderse eşlik ediyor.
Filmdeki sahneler birbiriyle iç içe. Film boyunca zaman geriye sarmakta, Martha, diğer kimlikleri ile birlikte, ablasının evine sığınıyor. Ablası eşi ile birlikte, normlara bağlı, lükse yakın bir yaşam sürmektedir. Yazları dinlenmek için kiraladıkları göle bakan villada Martha’ya bir oda vermişlerdir. Üçünün yaşamı kısa sürede birlikte kaosa dönmüştür çünkü Martha’nın travmatik geçmişi peşini bırakmaz. Gerçek mi değil mi bizleri de kuşkuya düşüren sahnelerde, paranoyasının gerçeklikle bağını nasıl kopardığını dramatik şekilde izleriz. Martha, paranoid düşüncelere sahiptir; Patrick ve diğerlerinin onu takip ettiğine inanmaktadır. Bu onun gerçek ve sanrı arasındaki sınırın giderek kaybolduğunun ispatıdır. Ablasının eşi tarafından taciz edildiğine ilişkin sanrısı ise ipleri koparan son olay olmuştur. Bu sahne, Patrick’in tacizi ile iç içedir. Yönetmen kamera açıları ile öyle oynamıştır ki neredeyse düpedüz bir taciz olduğunu düşünürüz.
Martha iki dünya arasına sıkışmıştır. Geçmiş travmalarının pençesinde, ancak bunları dile getiremediğinden yalnızlaşan bir karakterdir. Bu, paranoyasına eşlik eden PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) işaret etmektedir. Ablası epeyce uğraş verse de, zihinsel durumunun vehametini anlayarak yataklı bir hastaneye yatırılmasına karar vermiştir. Zira paranoyası başa çıkılamaz bir haldedir. Ürpertilerle geldiğimiz filmin sonunu, herkesin kendi hayal gücü belirleyecektir. Nitekim, filmin bir sonu yoktur.