Kundera’nın Eserinde Bağımlılık ve Aşkın Ağırlığı

7–10 dakika

oku

Kundera’nın Eserinde Bağımlılık ve Aşkın Ağırlığı

, ,

Yayımlanma tarihi:

Milen Kundera

Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz. Bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan, her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.

İnsan ilişkilerinde sıkça karşımıza çıkan “kurban ve suçlu” dinamiği, bireyler ve toplumlar arasındaki güç dengelerini, psikolojik savunma mekanizmalarını ve travmatik döngüleri anlamamıza yardımcı olur. Bu dinamik, genellikle bir tarafın mağduriyet yaşadığı, diğer tarafın ise bilinçli ya da bilinçsiz şekilde zarar verdiği durumlarda ortaya çıkar.

İnsan psikolojisi, çoğu zaman farkında olmadan kurduğumuz ilişkilerde çocukluk deneyimlerimizin izlerini taşır. Kurban ve suçlu dinamiği de bunun en belirgin örneklerinden biridir. Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında, Tereza ve Tomas’ın ilişkisi, yalnızca bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda bilinçdışı güç oyunlarının, bağımlılıkların ve varoluşsal kaygıların bir yansımasıdır.

Tereza, annesiyle yaşadığı zorlayıcı ilişki nedeniyle hayatı boyunca kendisini bir “kurban” olarak konumlandırır. Annesinin ona sunduğu, koşulsuz sevgi yerine, aşağılayıcı ve baskıcı tutumu, Tereza’nın kendisini değersiz ve korunmaya muhtaç hissetmesine neden olur. Bu yüzden Tomas’la karşılaştığında, onun yalnızca bir sevgili değil, aynı zamanda bir kurtarıcı olmasını ister. Ancak Tomas’ın duygusal mesafesi ve sadakatsizliği, Tereza’yı sürekli olarak acı çeken bir kurban rolüne iter.

Tereza, hayatında bir anlam ve derinlik ararken, Tomas’ın onu sevmemesinden değil, onun gözünde sıradan bir “kadın” olmaktan korkar. Tomas ise bağlanmaktan kaçınırken, aslında Tereza’nın varlığına muhtaç bir halde yaşar. Bu karşılıklı bağımlılık, kurban ve suçlu rollerini sürekli olarak yeniden üreten bir döngü yaratır. Peki, bu ilişki gerçekten bir tarafın kurban, diğerinin suçlu olduğu bir yapı mıdır, yoksa her iki karakter de kendi varoluşsal seçimlerinin bedelini mi ödemektedir?

Tereza, Tomas’ın sadakatsizliği karşısında derin bir acı çekerken, Tomas ise özgürlüğü ve bağımsızlığına sıkı sıkıya sarılır. Ancak bu roller, göründüğü kadar basit ve tek yönlü değildir; çünkü her iki karakter de bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu dinamiğin bir parçası olmayı seçer ve besler.

Her şeyden evvel Tereza’nın annesi ile ilişkisini açmak istiyorum.

Tereza’nın annesi, gürültüyle sümkürüyor, herkesin içinde cinsel yaşamdan söz ediyor ve takma dişlerini göstermekten zevk alıyordu. Davranışlarının tümü gösterişli, yekpare bir jestti sanki; bununla gençliğini, güzelliğini silkip atıyordu üzerinden. Çepeçevre onu saran dokuz taliplisi arasından, habersizce, dokuzuncudan hamile kaldığında Tereza dünyaya gelecekti. Bunun tüm suçunu ise Tereza’ya yıkacaktı.

Tereza, annesinin taze bir dilber olduğu günleri silkip atmak, çok gerilerde bırakmak için kullandığı bu jestin bir uzantısı gibi. Zira Tereza’nın hareketleri tedirgin ve zarafetten uzak ise buna şaşmamalı; annesinin gösterişli, hoyrat ve özünü yıkmaya yönelik jesti silinemez bir iz bırakmıştı üzerinde.

Annesi evde çıplak dolaşır, akşam olup ışıklar yandığında da perdeleri örtmeye gerek görmezdi. Mahremiyetin olmadığı bu evde Tereza, aynaya ancak kaçamak bakışlar atabilirdi. Ruhu ürkek ve kederliydi. Kendini göstermekten ve görmekten utanırdı.

Tomas ile ilk karşılaştıklarında da öyleydi. Tereza, bir taşra lokantasında garsonluk yaptığı sırada Tomas bir ameliyat için davet üzerine oradaydı. İlk karşılaşmaları esnasında, Tomas’ın masasında açık duran bir kitap ve radyoda çalan Beethoven dörtlüsü Tereza’nın ona aşık olmasına yetecekti.

Tomas’ı görmeye gittiğinde koltuğunun altına sıkıştırdığı kitapta; Anna ve Vronski garip şekilde karşılaşırlar. Gardadırlar. Bir adam trenin altında kalıp ezilmiştir. Romanın sonunda Anna kendini trenin altına atar. Yaşamına başka şekilde son verebilirdi Anna ama, aşkın doğuşuna unutulmaz biçimde kenetlenen ölüm ve gar motifi, umarsızlık gelip çattığında tüm karanlık güzelliği ile kışkırttı onu.

Bir müzik parçasının düzenlenişi gibi, insan rastlantısal bir olayı motife dönüştürür. Giderek bu motif, bireyin yaşam örgüsünde değişmez bir yer kazanır. Aynı, Beethoven müziği gibi.

Tereza’nın Tomas’a duyduğu bağımlılık, sevginin çok ötesinde, varoluşsal bir boyuta ulaşır. O, Tomas’ı yalnızca bir eş veya sevgili olarak değil, kendisini tanımlayan, varlığına anlam katan bir figür olarak görür. Bu yüzden Tomas’ın sadakatsizliğini de onun bir parçası olarak kabul etmek zorunda kalır. Aldatılmayı sindirmek bir seçenek değil, kaçınılmaz bir yazgıdır onun için. Ancak bu durum, yalnızca bir kabulleniş değildir; bilinçdışı da bu acıyı sürekli yeniden üretir. Rüyalarında bile Tomas’ı başka kadınlarla görmesi, bu psikolojik sıkışmışlığın bir göstergesidir.

Ancak Tereza için en yıkıcı an, Tomas’ın ihanetlerine pasif bir şekilde maruz kalmaktan çıkıp, bu ihanete bilinçli olarak dahil olmayı istemesidir. Artık dayanamaz hale geldiğinde ona şöyle der: “İzin ver onları senin için soyayım ve hazırlayayım. Ne olur beni geride bırakma.” Bu sözler, onun içsel acısının ve değersizlik hissinin en çarpıcı ifadesidir. Sevgisini kanıtlayabilmek için kendisini tamamen silmeye, Tomas’ın dünyasında bir gölge olmaya razıdır.

Tereza’nın bu isteği, aslında onun psikolojik yapısında derinleşmiş öğrenilmiş çaresizlik ve bağımlı kişilik dinamikleri ile açıklanabilir. Annesi tarafından sürekli aşağılanmış ve sınırları ihlal edilmiş biri olarak, sevilmeyi hak etmek için kendisini feda etmesi gerektiğine inanır. Annesinin gözleri önünde mahremiyeti nasıl yok sayılmışsa, şimdi de Tomas karşısında kendisini aynı şekilde yok etmeye hazırdır.

Bu noktada soru şudur: Tereza gerçekten Tomas’ı mı seviyordur, yoksa kendisini değersiz hissettiren ve bağımlı hale getiren bu acıyı mı? Çocukluk travmalarının tekrarı, onun sevgiyle bağımlılığı birbirine karıştırmasına mı neden olmuştur?

Tereza, Tomas’ın sadakatsizliğini yalnızca kabullenmekle kalmaz, aynı zamanda içselleştirir. Onun sevgisinden asla şüphe duymaz, fakat yine de derin bir değersizlik duygusuyla yaşar. Ancak bu değersizlik içinde gizli bir güç de vardır: Sadakati. Tomas ne kadar ihanet ederse etsin, Tereza ona bağlı kalarak ahlaki bir üstünlük elde eder. Onun sadakati, acısını anlamlandırmanın ve kendisini Tomas karşısında güçlü hissetmenin bir yolu haline gelir. Çünkü sadık kaldıkça, kendi içinde Tomas’tan daha “üstün” olduğuna inanır.

Bu çarpık güç dengesi, onun sevgisini yüceltmesine neden olur. Sevgisinin Tomas’ın sadakatsizliğine rağmen sarsılmaması, ona neredeyse kutsal bir anlam yükler. Onun için aşk, fedakârlıkla ve acıyla kanıtlanmalıdır. Ne kadar acı çekerse, sevgisi o kadar büyüktür. Fakat bu aynı zamanda, annesinin sevgilisiyle olan yıkıcı ilişkisini de tekrar etmesine neden olur. Tıpkı annesi gibi, Tereza da terk edemeyen taraftır. Acıya bağımlı hale gelmiş, sadakati ile kendisini feda ederek varlığını anlamlandırmaya başlamıştır.

Sonunda, Tomas’ın hayatında bir figür olmaktan öteye gidemez. Ona teslim olmuş, varlığını onun sevgisinin kanıtı olarak sunmuştur. Ancak bu sevgi, gerçekten bir bağlılık mı, yoksa çocukluk travmalarının getirdiği kaçınılmaz bir tekrar mı?

Tomas için sadakat, sevginin bir ölçütü değildir. Ona göre aşk ve cinsellik iki ayrı dünyadır; bir kadını sevmek, diğerleriyle birlikte olmaya engel değildir. Fakat bu düşünce yalnızca felsefi bir argüman değil, aynı zamanda onun içsel dünyasının bir yansımasıdır. Tomas, bağlanmaktan kaçan bir adamdır; çünkü bağlanmak, ağırlık demektir. Hafifliği seçerek özgür kalabileceğine inanır. Ancak paradoks şu ki, kaçmaya çalıştıkça Tereza’nın varlığına daha çok çekilir.

Tereza, onun hayatına bir rastlantı gibi girse de, kısa sürede Tomas’ın dünyasında kalıcı bir yer edinir. İlk başta, Tereza’nın kırılganlığı ve zarafeti Tomas’ı etkiler. Onun masumiyeti ve bağımlılığı, Tomas için besleyici bir kaynak olur. Fakat bu bağımlılık aynı zamanda bir yük haline gelir. Tomas, Tereza’ya şefkat duyarken, bir yandan da onun sadakati ve teslimiyeti karşısında rahatsızlık hisseder. Çünkü Tereza’nın varlığı, ona sürekli bir sorumluluk hatırlatır; o ise sorumluluk yerine hafifliği seçmek istemektedir.

Bu noktada Tomas’ın psikolojik mekanizmaları devreye girer. Onun sürekli sadakatsizliği, yalnızca cinsel bir dürtü değil, aynı zamanda bağlanma korkusunun bir dışavurumudur. Eğer Tereza’ya tamamen ait olursa, kendi özgürlüğünü kaybedeceğinden korkar. Ancak ironik biçimde, ne kadar kaçarsa kaçsın, Tereza’dan kopamaz. Onu incittiğini bilmesine rağmen, ondan vazgeçemez.

Tomas için kadınlar, dünyayı keşfetmenin, bireyselliğini korumanın bir yoludur. Fakat Tereza, onun hayatında bu düzeni bozan istisna olur. Tereza’nın acısı, onu suçluluk duygusuyla baş başa bırakır. Her ne kadar hafifliği savunsa da, onun acısını gördükçe, bu hafifliğin aslında ne kadar ağır olduğunu fark eder.

Tomas gerçekten suçlu mudur? Yoksa o da kendi varoluşsal çıkmazının bir kurbanı mıdır? Aslında her ikisi de doğrudur. Tereza, kurban rolüne sıkı sıkıya sarılırken, Tomas da suçlu rolünden kaçmaya çalışır ama başaramaz. Sonunda, kaçmak istediği sorumluluk, onun hayatındaki en büyük gerçekliğe dönüşür.

Tereza, Tomas’ın sadakatsizliğine ve onun “hafiflik” felsefesine ne kadar acı çekerse çeksin boyun eğmiş gibi görünse de, içinde sürekli bir mücadele vardır. Bir noktada, Prag’dan ayrılarak Tomas’ı terk etmeyi dener. Bu kaçış, yüzeyde güçlü bir karar gibi görünse de, aslında onun psikolojik yapısına ve çocukluk travmalarına baktığımızda durum farklıdır.

Tereza, annesinin yanında kendisini görünmez ve çaresiz hissederek büyümüştür. Annesi onu aşağılamış, mahremiyetini hiçe saymış ve onu bir birey olarak tanımamıştır. Tomas’ın hayatına girişi, onun için bir kurtuluş umuduydu. Ancak ironik bir şekilde, Tomas da ona kendisini değersiz hissettiren biri haline gelir. Onun sadakatsizliği, Tereza’nın içselleştirdiği “ben sevilmeye layık değilim” inancını besler.

Bu yüzden Tereza’nın gidişi, aslında kendisini bulma çabasından çok, kendi varlığının Tomas için bir anlamı olup olmadığını test etme girişimidir. Eğer Tomas peşinden gelirse, varlığının bir değeri olduğuna inanacaktır. Ancak Tomas onun peşinden gitmez, fakat bu bile Tereza’yı Tomas’tan koparamaz. Onun sevgisini kaybetme fikri, özgürleşme fikrinden daha ağır basar.

Sonunda geri döner. Bu dönüş, yalnızca birine duyulan aşkın sonucu değil, aynı zamanda psikolojik olarak bildik ve “güvenli” olan acıyı yeniden seçmektir. Çünkü bazı insanlar için acı tanıdıktır ve tanıdık olan, her zaman bilinmezden daha güvenlidir. Tereza’nın dönüşü, bilinçli bir seçim gibi görünse de, aslında onun içselleştirdiği kurban rolünün bir uzantısıdır.

Tereza ve Tomas’ın hikâyesi, insan ilişkilerinde kurban ve suçlu rollerinin aslında ne kadar değişken olduğunu gösterir. Tereza, Tomas’ın sadakatsizliğinin kurbanı gibi görünse de, onun da bilinçdışı olarak bu acıyı seçtiğini, sadakatiyle kendine bir üstünlük ve anlam kazandırdığını görürüz. Öte yandan Tomas, özgürlüğü arzulayan biri gibi gözükse de, aslında Tereza’dan hiçbir zaman tam anlamıyla kopamaz ve sonunda onunla kalmayı seçerek kendisini ona teslim eder.

Bu, bize şunu düşündürür: Acı ve mutluluk her zaman karşıt kavramlar mıdır? Yoksa bazen en derin bağlarımız, en büyük acılarımızdan mı doğar? Kendi hayatlarımızda gerçekten özgür müyüz, yoksa farkında olmadan bizi inciten döngüleri tekrar mı ediyoruz?

Sonunda Tereza da Tomas da birbirlerine teslim olur. Peki, bu teslimiyet bir yenilgi mi, yoksa en büyük özgürlük mü? İşte Kundera’nın bizi yanıtsız bırakarak düşündürdüğü asıl mesele budur.

Sürreal Sörf’te buna dair bir bölüm de var. İlgilenenler için bağlantı aşağıda.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin