Yayımlanma tarihi:
Freud, bireyin bastırılmış arzularını simgesel düzeyde dışavurduğu sahnelerin başında rüyaları ve cinselliği sayar. Cinsellik, bireyin bilinçdışındaki çatışmaları oynadığı bir sahne gibidir. Güçlü bir karakterin edilgenliği arzulaması; bir anlamda kontrol etme ihtiyacının tersine dönmesi, teslimiyetin bir fantazi halini almasıdır. Bu teslimiyetin altında yatan motivasyonlar karmaşıktır: Suçluluk, cezalandırılma isteği, korunma arzusu ya da sadece “kontrolden azade” olma hayali…
Bu arzular yalnızca cinsel tercih ya da fantezi olarak değerlendirilmemelidir; çoğu zaman bireyin kimliğinde taşıdığı güç, sorumluluk ve kontrol imgelerine karşı gelişen bir içsel başkaldırının izlerini taşır. Özellikle dış dünyada güçlü, kontrolcü, sorumluluk sahibi roller üstlenen bireyler, içsel olarak yorgun düşmüş bir benlik taşırlar. Bu benlik, “her şeyi bilen, yöneten, koruyan” olmaktan bir anlığına da olsa feragat etmek ister. Cinsellik, bu feragatin meşrulaşabildiği nadir alanlardan biridir.
Dinamik bakış, bu arzuların çocukluk deneyimlerine, özellikle de ilk nesne ilişkilerine dayandığını öne sürer. Çocuk için ebeveynin gücü karşısında yaşanan çaresizlik, ilerleyen yaşlarda cinsellikte yeniden sahnelenebilir. Bu sahnede birey, geçmişte deneyimlediği edilgenliği, bu kez kendi isteğiyle tekrar ederek onu dönüştürmeye çalışır. Bu durum, hem bir tekrar hem de bir tamir girişimidir.
Cinsellikte teslimiyet arzusunun yalnızca edilgenlik değil, aynı zamanda bir güven testi olarak da işlediğini görmek önemlidir. Birey, güçlü olduğu kimlikten sıyrıldığında hâlâ sevilebilir, arzu edilebilir, korunabilir mi? Bu soru, derinlerde saklı temel bir narsistik kaygıyı da açığa çıkarır. Teslim olmak, aynı zamanda görülme, taşınma ve kabul edilme umududur.
Klinik Gözlemler: Gücün Yorgunluğundan Teslimiyete
Bu dinamikler, yalnızca kuramsal düzeyde kalmaz; terapi odasında da sıkça karşımıza çıkar. Kimi zaman danışanlar, bu arzularını önce utançla anlatır; sonra da “kendimi tanıyamadım” diyerek şaşkınlıkla geri çekerler. Oysa bu arzular, bireyin özünden uzaklaştığı, sürekli güçlü olmaya çalıştığı alanlarda bir tür içsel denge arayışının belirtisidir. Bazen bir danışan anlatmaya cesaret ettiğinde, ardında güçten değil güvensizlikten, kontrol manyaklığından değil korunma hasretinden doğan bir senaryo buluruz.
Örneğin, bazı bireylerde cinsel ilişkide kontrolü karşı tarafa bırakma, hatta zaman zaman küçültülme arzusu gözlemlenebilir. Bu kişiler gündelik yaşamlarında çoğu zaman güçlü, yönetici ya da sorumluluk taşıyan roller üstlenmişlerdir. Cinsellikte edilgen bir konumda bulunma arzusu, bu kişilerin sürekli sürdürdükleri “dayanıklı olma” halinden geçici olarak çekilme ihtiyaçlarını görünür kılar. Bir terapi sürecinde, bu arzuların yalnızca cinsel bir tercih değil; aynı zamanda duygusal yüklerin taşınamayacağı noktada bilinçdışının ürettiği bir dengeleme biçimi olduğu fark edilir. Bu teslimiyet bazen “ben de taşınmak istiyorum” diyen ruhun sessiz bir çağrısı gibidir.
Teslimiyet mi, Güçten Düşmek mi?
Bu tür arzular, çoğu zaman bireyde kafa karışıklığına neden olur. Kendini güçlü hissetmeye alışmış biri için edilgenlik, zayıflıkla karıştırılabilir. Oysa teslimiyet, gücün zıddı değil; onun başka bir yüzüdür. Teslimiyet, kişinin benliğini bırakması değil, benliğine yük olan kabukları geçici olarak askıya almasıdır. Cinsellik bu anlamda, kontrolün bırakılmasının mümkün olduğu, güvenli bir alan arayışıdır. Buradaki mesele, kimin yönettiğinden çok, yönetenin de zaman zaman taşınmaya ihtiyaç duyabileceğini kabul edebilmektir.
Bilinçdışı düzeyde sahnelenen bu arzular; kişisel tarih, ilişki örüntüleri ve içsel çatışmalarla birlikte ele alındığında daha anlamlı hale gelir. Asıl mesele, kişinin neyi arzuladığından çok, o arzunun hangi yaraya temas ettiğidir. Bu bakışla ele alındığında, cinsellik yalnızca bedensel değil, aynı zamanda ruhsal bir çözülme ve yeniden bütünlenme alanı olarak da görülür.
Eyes Wide Shut
Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut filmi, yüzeyde evlilik, sadakat ve kıskançlık gibi temaları işler gibi görünse de, derin yapısında bilinçdışı cinsel arzuların bastırılması ve bu bastırmanın yarattığı fantezi dünyası ile hesaplaşma süreci yer alır. Freud’un psikanalitik teorisinden yola çıkarak, filmdeki olayları bir tür rüya anlatısı olarak okumak mümkündür.
Ana karakter Dr. Bill Harford, karısı Alice’in bir zamanlar başka bir erkekle yaşadığı düşsel kaçamağı itiraf etmesiyle sarsılır. Bu itiraf, Bill’in kendi arzularıyla ve karısının özne olarak cinselliğini keşfetmesiyle yüzleşmesine neden olur. Freud’a göre bastırılan arzular rüyalarda, dil sürçmelerinde veya fantezilerde sembolik biçimde geri döner. Filmde Bill’in gece boyunca yaşadığı olaylar zinciri —seks partisi, fahişeyle karşılaşma, ölü bedenle göz göze gelme— bir anlamda onun bilinçdışına yaptığı yolculuk olarak okunabilir.
Kubrick, bu yolculuğu adeta bir rüya atmosferinde sunar: loş ışıklar, mistik müzikler, yüz maskeleri, tekrar eden mekânlar. Bu estetik tercih, filmdeki olayların gerçek mi yoksa bir düş mü olduğu sorusunu sürekli canlı tutar. Alice’in filmde çok daha az görünmesine rağmen anlatıyı belirleyen asıl güç olması da ilginçtir. Onun arzusu, bastırılmış olanın dönüşüdür; Bill’in başına gelen her şey, Alice’in düşsel kaçamağının Bill’in psikesinde yarattığı kırılmanın dışavurumudur.
Filmdeki tarikat sahnesi ise, bastırılmış arzuların kolektif bir düzlemde ortaya çıkışıdır. Bu sahne, toplumun cinselliğe dair ikiyüzlülüğünü ve bastırma mekanizmalarını sembolize eder. Maskeler takılır, kimlikler gizlenir, herkes arzunun peşindedir ama bu arzular görünmez ve düzenli bir yapının içine alınarak kontrol altında tutulur. Bu da Lacan’ın “Büyük Öteki” kavramına bağlanabilir: Arzularımızı biçimlendiren, onları bastıran ve düzenleyen bir sembolik düzen vardır.
Sonuçta Bill’in evine, Alice’in yanına dönüşü, bir tür uyanış gibi sunulur ama bu uyanış gerçekliğe değil, bastırmanın yeniden inşasına işaret eder. Alice’in sonunda “We should be grateful we survived… and be thankful… and… fuck.” demesiyle film noktalanır. Bu cümle, tüm yaşananların sonunda söylenen tek gerçek şey olabilir: Arzunun varlığı, inkâr edilse bile, her zaman geri döner.
Son Söz: Arzunun Gölgesinde Kendilik Arayışı
İnsan, sadece neyi arzuladığını değil, neye teslim olmak istediğini de anlamaya çalıştığında kendine biraz daha yaklaşır. Cinsellikteki teslimiyet arzusu, zayıflık değil; benliğin başka bir anlatımıdır. Bazen güçlü olmak için önce dağılmak, kontrolü bırakmak içinse önce güvenmeyi göze almak gerekir. Terapi bu alanları konuşulabilir kıldıkça, birey kendi arzularının taşıdığı bilgeliği de görmeye başlar. Çünkü her arzunun gölgesinde, görülmeyi bekleyen bir içsel gerçek yatar.