Paranın Psikodinamik Yüzü: Harcama Korkusu

4–6 dakika

oku

Paranın Psikodinamik Yüzü: Harcama Korkusu

,

Yayımlanma tarihi:

Para, modern yaşamın temel yapıtaşlarından biri olsa da, her bireyin parayla olan ilişkisi aynı değildir. Bazı insanlar için para, güvenliğin ve özgürlüğün simgesiyken; diğerleri için kaygı, suçluluk ve kontrol duygularının merkezinde yer alabilir. Bu yazıda, özellikle “lüks” ya da “somut olmayan” tüketimler –örneğin dışarıda yemek yemek, seyahate çıkmak ya da kendini şımartmak gibi deneyimler– söz konusu olduğunda ortaya çıkan para harcama korkusuna psikodinamik bir pencereden bakacağız. Bu korku, yalnızca ekonomik gerçeklerle değil, bireyin geçmiş yaşantıları, ebeveyn figürleriyle kurduğu ilişkiler ve içsel çatışmalarıyla da yakından ilişkilidir.

Para harcama davranışında, miktardan ziyade harcamanın “anlamlı” ya da “gerekçeli” olup olmaması, bazı bireylerde belirleyici olabilir. Özellikle psikodinamik açıdan bakıldığında, bu durum, kişinin içsel süper ego’sunun (içselleştirilmiş otorite figürünün) baskın olmasıyla ilişkilendirilebilir. Yani kişi, her harcamanın mantıklı, ölçülü ve “hak edilmiş” olması gerektiğini düşünür. Bu sadece dışsal bir tutumluluk değil; aynı zamanda içsel bir denetim sisteminin ifadesidir. Bu sistemde plansız bir yemek, ani bir seyahat ya da doğrudan faydası ölçülemeyen bir deneyim, kişinin içsel denetçisi tarafından “anlamsız” ya da “sorumsuz” olarak damgalanabilir. Bu yüzden kişi harcama yaparken değil, harcamaya anlam yükleyemezken kaygılanır.

Çocuklukta Parayla Kurulan İlişkinin İzleri

Parayla kurduğumuz ilişki, yalnızca ekonomik çevremizle değil, çocuklukta içselleştirdiğimiz duygusal deneyimlerle de örülüdür. Çocuk, paranın nasıl konuşulduğunu, nasıl verildiğini ya da saklandığını gözlemleyerek büyür. Örneğin, ebeveynleri her harcamayı sorgulayan, keyfi tüketimi “savurganlık” olarak niteleyen bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla içselleştirilmiş bir “harcama denetçisi” geliştirir. Bu çocuk, büyüdüğünde yalnızca ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeyi öğrenebilir; çünkü zihninde lüks veya ani harcamalar, suçluluk ve onaylanmama duygularını tetikler.

Bazı durumlarda ise çocuk, ailenin ekonomik sıkıntılarını fark eder, hatta ebeveynlerin “şimdi alırsak sonra aç kalırız” gibi kaygı dolu sözleriyle büyür. Bu tür mesajlar, çocuğun zihninde harcama yapmayı geleceği tehdit eden bir eylem gibi kodlayabilir. Bu kişi ilerleyen yaşlarında bile, ekonomik olarak güvende olsa dahi, parayı harcamaktan kaçınarak kendini güvende tutmaya çalışabilir. Harcama sadece nesnel bir eylem değil, duygusal bir risk haline gelir.

Bazı bireyler için dışarıda yemek yemek, bir kafede oturmak ya da eve sipariş vermek, yalnızca maddi bir harcama değil, bilinçdışı düzeyde duygusal bir çatışmanın tetikleyicisidir. Özellikle çocuklukta kişisel isteklerinin geri çevrildiği, ailenin yalnızca temel ihtiyaçlara odaklandığı bir ortamda büyüyen bireyler için “keyif için harcamak” yabancı, hatta suçluluk uyandırıcı bir deneyim olabilir. Bu çocuklar, “durduk yere bir şey alınmaz”, “evde ne varsa o yenir”, “dışarıdan yemek israf” gibi mesajlarla büyürler. Bu tür söylemler yalnızca maddi değil, duygusal bir çerçeve de sunar: “Senin bireysel arzuların önemsizdir, ailenin ihtiyaçları her şeyden önce gelir.”

Bu deneyimleri içselleştiren birey, yetişkin olduğunda bile benzer bir çerçevenin içinde yaşamaya devam edebilir. Örneğin dışarıda yemek yerken keyif almakta zorlanabilir; bunun yerine “Ben bunu evde daha ucuza yapardım” gibi düşüncelerle yeme deneyimini anlamsızlaştırabilir. Çünkü keyfi harcama, geçmişte onaylanmayan bir davranışı temsil eder. Dahası, böyle anlar kişinin kendi ailesinden “ayrı” ve “fazla” hissetmesine neden olabilir. Bu da suçluluk yaratır. O yüzden bazı bireyler dışarıda yemeği sadece pratik bir çözüm olarak görürler; asla bir zevk ya da ödül olarak değil.

Bazı bireyler için para yalnızca bir değişim aracı değil, aynı zamanda içsel bir denge mekanizmasıdır. Harcamak ise bu dengeyi bozma riski taşır. Çocuklukta maddi kaynakların sınırlı olduğu, beklenmedik durumların (hastalık, işsizlik, borç vb.) tehdit oluşturduğu bir ortamda büyüyen birey, erken yaşta “eldekiyle idare etme” sorumluluğunu hissedebilir. Bu deneyimler, zihinde şu inancı doğurabilir: “Kaynaklar her an bitebilir, o yüzden elimdeki her şeyi kontrol altında tutmalıyım.”

Bu nedenle, örneğin dışarıda yemek yemek gibi plansız, keyfi ya da anlık bir harcama, yalnızca bir tüketim eylemi değil, aynı zamanda kontrol kaybı hissi yaratabilir. Böyle bir birey için “şimdi harcarsam sonra ne olur?” sorusu, bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde sürekli mevcuttur. Aslında çoğu zaman maddi bir sıkıntı yoktur; ama harcama yapmak, gelecekteki güvencenin kaybı gibi hissedilir. Para biriktirmek bir güvence değil, bir zırh haline gelir. Harcama ise bu zırhta bir gedik açmak gibidir.

Bu kontrol ihtiyacı, sadece ekonomik değil, duygusal bir kontrol biçimidir de. Çünkü kişi yalnızca parayı değil, duygularını da denetlemeye çalışır. Harcamak, sadece para kaybı değil; gevşeme, keyif alma ya da belki de “an’da yaşama” riskini de taşır. Ve bu tür duygular, kontrol odaklı zihin yapısında tehdit unsuru olarak algılanabilir.

Para harcama korkusu, yüzeyde ekonomik bir davranış gibi görünse de, psikodinamik bir perspektiften bakıldığında bireyin erken dönem ilişkilerinin, özellikle de bakım veren figürlerle kurduğu bağın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Nesne ilişkileri kuramı, bireyin iç dünyasında oluşan “iyi” ve “kötü” nesnelerin para gibi dışsal simgelerle nasıl birleştiğini anlamamıza yardımcı olur. Bu bağlamda para, kontrol, güvenlik ya da sevgiyle özdeşleşmiş bir nesne haline gelebilir.

Erken çocuklukta yaşanan yoksunluklar ya da tutarsız bakım deneyimleri, bireyde kaybetme korkusunu içselleştirmiş olabilir. Para harcamaktan kaçınma davranışı ise bu korkuyu dengelemeye yönelik bir savunma mekanizması olarak işlev görebilir. Özellikle yansıtmalı özdeşim, inkar, ya da obsesif kontrol gibi savunmalar, bireyin içsel kaosunu dışsal düzenle telafi etmeye çalıştığının işaretleridir.

Psikoterapi süreci, bu tür dinamiklerin görünür kılınmasına ve yeniden anlamlandırılmasına olanak tanır. Terapi ilişkisi içinde, birey para harcama davranışını sadece ekonomik bir eylem değil, aynı zamanda bağ kurma, güvenme ve kaybetme temalarıyla iç içe geçmiş bir duygu ağı olarak keşfeder. Aktarım ve karşıt aktarım süreçleri, danışanın içsel nesne dünyasını terapötik alana taşımasına imkân verir.

Son Söz

Para harcama korkusu yalnızca bir “ekonomik tutum” değil; bireyin içsel dünyasındaki çatışmaların, savunmaların ve geçmiş ilişkilerin sembolik bir ifadesidir. Bu bağlamda psikodinamik psikoterapi, bireyin bu korkularla yüzleşmesini, onları anlamlandırmasını ve daha özgür bir ilişki biçimi geliştirmesini destekleyen derinlemesine bir iyileşme süreci sunar.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin