Beau Is Afraid Üzerinden Oidipus Kompleksine Psikanalitik Bir Bakış

3–5 dakika

oku

Beau Is Afraid Üzerinden Oidipus Kompleksine Psikanalitik Bir Bakış

,

Yayımlanma tarihi:

Sigmund Freud’un psikanalitik kuramında, bireyin kimlik gelişiminin en çetrefilli uğraklarından biri olarak tanımlanan Oidipus kompleksi, yalnızca bireysel psikolojiyi değil, kültürel üretimleri de derinden etkilemiştir. Baba figürünün yokluğu ya da tehdidi, anneye yönelik bilinçdışı arzular, suçluluk ve bastırma gibi unsurlar; mitolojiden edebiyata, sinemadan rüyalara kadar birçok alanda karşımıza çıkar.

Ari Aster’in 2023 yapımı filmi Beau Is Afraid, işte tam da bu noktada dikkat çeker. Film, bir adamın annesine olan nevrotik bağlılığını ve bastırılmış arzularının dışavurumunu, karanlık ve yer yer grotesk bir atmosferde işlerken; izleyiciye aynı zamanda klasik Oidipal çatışmanın modern bir yansımasını sunar.

Bu yazıda, Beau Is Afraid filmi üzerinden Oidipus kompleksini psikanalitik bir mercekten inceleyecek, Beau’nun yaşadığı içsel çatışmaları, anne figürünün temsiliyetini ve bilinçdışı arzuların nasıl işlediğini tartışacağız.

Oidipus Kompleksi Nedir?

Sigmund Freud’un psikanalitik kuramında, Oidipus kompleksi, çocuğun 3–6 yaş aralığında (fallik dönem) yaşadığı temel bir gelişimsel çatışmayı ifade eder. Freud’a göre bu dönemde çocuk, karşı cinsten ebeveyne karşı bilinçdışı bir cinsel arzu geliştirir ve aynı cinsten ebeveyni rakip olarak algılar. Erkek çocuk için bu, annesine duyduğu arzuyla, babasına karşı geliştirdiği kıskançlık ve düşmanlık arasında sıkışıp kalmak anlamına gelir. Bu çatışmanın sağlıklı çözülmesi, çocuğun kimlik gelişimi ve toplumsal normlara uyumu açısından kritik önemdedir.

Freud, erkek çocukların babalarından korkarak bu arzularını bastırdıklarını, böylece süperegonun oluştuğunu ve toplumsal değerlere uyumun sağlandığını belirtir. Bu bastırma süreciyle birlikte çocuk, annesiyle özdeşleşme kurmaktan vazgeçer ve baba ile özdeşim geliştirerek toplumsal rolünü içselleştirir.

Ancak bu çatışma çözülmeden kalırsa ya da patolojik biçimde işlerse, birey erişkin yaşamda çeşitli narsisistik kırılmalar, anksiyete bozuklukları, ilişki problemleri ve suçluluk duyguları ile baş etmek zorunda kalabilir. Freud’un ifadesiyle: “İnsanın gelişimi, asla tam olarak Oidipus kompleksinden kurtulamayışıdır.”

Oidipus kompleksi, yalnızca bireysel gelişimi değil, aynı zamanda sanat eserlerinin, mitlerin ve sembolik anlatıların da merkezinde yer alır. Özellikle baba figürünün otoritesi ya da yokluğu, anne figürünün idealizasyonu ya da tehdit ediciliği gibi temalar, çağdaş anlatılarda Freud’un bu kuramını yankılayan biçimlerde karşımıza çıkar.

Ari Aster’in Beau Is Afraid filmi, işte bu dinamiklerin hem bireyin iç dünyasında hem de dış dünyayla kurduğu ilişkilerde nasıl kırılganlaştığını ve grotesk biçimlerde dışavurum bulduğunu etkileyici biçimde sunar.

Beau Is Afraid

Ari Aster’in Beau Is Afraid filmi, ana karakter Beau Wassermann’ın gerçeklik ile hayal arasındaki sınırları bulanıklaşmış bir yolculuğunu anlatır. Film, Beau’nun annesinin ölüm haberini almasıyla başlar ve annesinin evine gitme çabası etrafında şekillenir. Ancak bu basit gibi görünen yolculuk, zamanla paranoya, suçluluk, bastırılmış arzular ve psikotik çözülmeler ile örülmüş karmaşık bir bilinçdışı anlatıya dönüşür.

Beau, aşırı derecede kaygılı, dış dünyadan korkan, pasif ve edilgen bir adamdır. Hayatı boyunca annesi Mona’nın kontrolü altında yaşamıştır. Mona, Beau’nun her adımını kontrol eden, duygusal manipülasyonla onu bastıran ve suçluluk duygusunu sürekli tetikleyen bir figürdür. Film boyunca, annenin ölümünün bile Beau’nun bilinçdışı arzusunun (ve belki de suçluluğunun) bir tezahürü olup olmadığı sorgulanır.

Beau’nun yolculuğu, gerçeklikten giderek koparak bilinçdışının karanlık dehlizlerine iner. Karakterin başına gelen olaylar yer yer absürd, yer yer trajik-komik boyutlara ulaşırken; izleyici, onun psikolojik kırılmalarına tanıklık eder. Film ilerledikçe izleyici Beau’nun bastırılmış cinselliğini, annesine duyduğu öfke ve bağımlılığı, ve yokluğu efsaneleşmiş bir baba figürünün gölgesinde ezilişini deneyimler.

Beau’nun Oidipal Çatışması: Arzu, Suçluluk ve Bastırma

Beau, klasik bir Oidipal çatışmanın çözülmemiş haliyle temsil edilir. Annesine karşı duyduğu bastırılmış arzu, filmde hem cinsel korkular hem de suçluluk nöbetleriyle açığa çıkar. Kadınlara karşı çekingenliği, çocukluk aşkı Elaine ile olan çarpıcı sahne, bu arzunun hiçbir zaman sağlıklı bir şekilde yaşanmadığını gösterir.

Beau’nun bilinçdışı, annesi tarafından tamamen kolonize edilmiştir. Onun zihninde anne yalnızca sevilmesi gereken bir figür değil, aynı zamanda sürekli cezalandıran bir yargıçtır. Bu, süperegonun annenin içselleştirilmiş bir versiyonu olarak çalıştığını gösterir.

Anne Figürü: Tümgüçlü ve Cezalandırıcı

ona karakteri, yalnızca arzu edilen değil, aynı zamanda korkulan ve idealize edilen bir figürdür. Sınır tanımayan kontrolü, Beau’nun bireyleşmesini neredeyse imkânsız hale getirir. Annesinin ölümünün bile film boyunca belirsizleşmesi, onun bilinçdışı üzerindeki tahakkümünün fiziksel ölümle sona ermeyeceğini vurgular.

Freud’un sisteminde süperego çoğunlukla babadan türetilse de, bu filmde anne, hem arzu hem yasak, hem sevgi hem ceza olarak yer alır. Bu yapı, psikanalitik çözümleme için oldukça çarpıcıdır.

Baba Figürü: Yokluk, Gölge ve Çözülme

Freud’a göre Oidipus kompleksinden sağlıklı biçimde çıkmak, baba figürünün otoritesini kabul etmeyi ve onunla özdeşim kurmayı içerir. Beau Is Afraid’de baba tamamen yoktur. Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan baba figürü ise karikatürize edilmiş, grotesk bir varlık olarak sunulur.

Bu yokluk, Beau’nun hiçbir zaman “baba yasası”yla karşılaşmadığını ve kendi süperegosunu kuramadığını gösterir. Sonuç olarak, onun iç dünyasında yasa, düzen ve yapıdan çok kaos, korku ve suçluluk hüküm sürer. Baba figürünün olmaması, Beau’nun anneden ayrışmasını, bireyleşmesini ve kendi kimliğini kurmasını engeller.

Psikanalitik Bir Kabus

Beau Is Afraid, psikanalitik açıdan okunduğunda bir bireyin çözülmemiş oidipus kompleksinin travmatik dışavurumuolarak değerlendirilebilir. Beau’nun yaşadığı gerçeklik, bastırılmış arzuların ve bilinçdışının kâbus gibi katmanlarıyla örülmüştür. Arzu ettiği kadınla bir olamaz, annesinden kopamaz, babasını bulamaz.

Film, Oidipus kompleksinin sadece çocuklukta yaşanan bir evre değil, aynı zamanda çözümlenmediği takdirde erişkinlikte zihinsel bir çıkmaza, varoluşsal bir felce dönüşebileceğini çarpıcı bir biçimde gösterir.

Ari Aster, Freud’un yüz yıl önce yazdığı kuramı modern bir sinema diliyle yeniden yorumlayarak, izleyiciyi hem rahatsız eden hem de düşünmeye zorlayan bir anlatı sunar. Beau Is Afraid, psikanalizin sinema ile buluştuğu noktada, bilinçdışının karanlık koridorlarına cesurca yürüyen bir anlatıdır.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin