İçsel Yargıç ve Suçluluk Hissi

4–5 dakika

oku

İçsel Yargıç ve Suçluluk Hissi

,

Yayımlanma tarihi:

Suçluluk hissi, sadece bir şeyleri “yanlış” yaptığımızda değil, bazen sadece kendi ihtiyaçlarımızla temas ettiğimizde, hayır dediğimizde, hatta sadece düşündüğümüzde bile içimizi sarabilen bir duygudur. Ve bu duygu, psikodinamik kuramda oldukça derin bir yere sahiptir.

Suçluluk nedir?

Freud’un yapısal kuramına göre suçluluk, bireyin içselleştirilmiş ahlaki yapısı olan süperego ile ilgilidir. Bu yapı, çocuklukta ebeveyn figürleriyle özdeşim kurularak gelişir ve kişinin doğru-yanlış algısını şekillendirir. Kişi, süperegonun beklentileriyle çatıştığında suçluluk hissi ortaya çıkar — çoğu zaman ortada nesnel bir “suç” olmasa bile.

Ama Freud’un kuramıyla yetinmeyip, biraz daha derinle baktığımızda, özellikle nesne ilişkileri kuramı, suçluluğu çok daha duygusal, ilişkisel ve gelişimsel bir yerden ele alır.

Melanie Klein’a göre suçluluk, bireyin sevdiği nesnelere — yani içsel olarak temsil ettiği sevgi figürlerine — zarar verme korkusuyla ilgilidir. Bu duygu, agresyonun fark edilmesiyle birlikte gelişir. Yani kişi hem sevdiği hem de kızdığı figürün aynı kişi olduğunu fark ettiğinde (bütünleştirme süreci), onun içsel temsiline zarar verdiğini düşünür ve bu nedenle suçluluk hisseder.

Bu tür suçluluk aslında gelişimin sağlıklı bir göstergesidir. Çünkü birey, nesneyle bağını kaybetmek istemez ve zarar verdiğini düşündüğü içsel figürü onarma ihtiyacı hisseder. Yani suçluluk, yalnızca vicdani bir rahatsızlık değil, aynı zamanda ilişkisel bağlılık ve onarma arzusunun da işaretidir.

Donald Winnicott ise suçluluğu, bireyin gerçek benliğiyle temasa geçtiği noktada yaşadığı kırılganlıkla ilişkilendirir. Özellikle çocuk, annesinin sevgisini kaybetme korkusuyla kendi ihtiyaçlarını bastırır. Ve bu bastırma, ileriki yaşamda bireyin en doğal duyguları karşısında bile suçlu hissetmesine neden olabilir. “Kendim olmaya hakkım var mı?” sorusu, aslında Winnicott’ın teorisinde suçlulukla yakından ilişkilidir.

Suçluluk, yalnızca bir “ahlaki yanlış” deneyimi değil; aynı zamanda sevdiğimiz, değer verdiğimiz içsel figürlerle ilişkimizde yaşadığımız bir sarsıntının da sonucu olabilir.

“Böyle hissetmemeliydim.”
“Daha iyi davranmalıydım.”
“Onu kırmamalıydım.”

Yani suçluluk, çok erken dönemden itibaren “iyi olmak”, “sevilmeye değer kalmak” için kendimizi nasıl şekillendirdiğimizin de bir aynasıdır.
Peki bu his, bugün bizi nasıl etkiliyor?
İçimizdeki o “meli/malı” dili nasıl şekilleniyor?

Suçluluğun Sesi

Bazen birini istemeden kırdığımızda, bazen de hiçbir şey yapmamışken bile içimizde tanımlayamadığımız bir sıkışıklık belirir: suçluluk. Bu his, sadece yaptığımız bir hatadan değil; çoğu zaman içimizde büyüyen o “-meli/malı” seslerinden kaynaklanır. Sanki hep bir yerde, “şunu yapmalıydın”, “bunu söylememeliydin”, “daha iyi olmalıydın” diye bir ses vardır. Bu ses, çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz kuralların, beklentilerin ve bazen katı ahlaki normların içimizdeki yansımasıdır.

Kendimize karşı kurduğumuz bu ağır yargı, bazen gerçekçi olmayan standartlarla beslenir. Örneğin, sadece öfkelenmekle suçlanırız; halbuki insan olmak, kimi zaman kızgın hissetmek demektir. Ya da kendi ihtiyaçlarımızı dile getirmekten suçlu hissederiz; sanki hep başkalarının mutluluğu bizimkinden önemliymiş gibi.

Bu içsel çatışma, psikodinamik olarak baktığımızda, süperego dediğimiz vicdan yapımızın sıkı kurallarıyla şekillenir. Ama aynı zamanda, nesne ilişkileri kuramıyla baktığımızda, suçluluk aslında sevdiğimiz içsel nesnelere zarar verme korkusuyla da ilgilidir. Yani sadece “yanlış” yaptığımız için değil, sevdiğimiz, değer verdiğimiz kişilere zarar vermekten duyduğumuz derin korkudan da doğar.

Bazen suçluluk, başkalarına değil, kendimize karşıdır. Yeterince iyi olmadığımızı düşündüğümüzde, sınır koyamadığımızda, kendimizi önceliklendiremediğimizde ortaya çıkar. Bu durumda suçluluk, aslında kendimize karşı duyduğumuz bir kırgınlık ve şefkatsizliktir.

Ve işte bu karmaşık duyguyla baş etmek, onun sesini duyup anlamaya çalışmak, kendimize daha nazik ve gerçekçi davranmak demektir.

İçimizdeki o “-meli/malı” dili, bazen o kadar güçlüdür ki sanki kendi sesimizmiş gibi gelir. Oysa çoğu zaman bu ses, çocuklukta duyduğumuz katı beklentilerden, çevremizdeki eleştirilerden ve kendi kendimizi disipline etme çabalarımızdan oluşur.
Bizi şekillendiren bu ses, “iyi insan” olma, “mükemmel çocuk” olma ihtiyacımızdan doğar. Ama aynı zamanda bizi sıkıştırır, özgürlüğümüzü kısıtlar.

Peki, suçlulukla bu ses arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz?
Bize zarar veren bu içsel yargıçla kavga etmek yerine, ona kulak vermek mümkün mü?

Bazen suçluluk duygusuyla baş etmek, bir “mükemmeliyetçi süperego” ile yaşamak gibidir. Kendi sınırlarımızı görmezden gelir, kendimizi hiç yeterli bulmayız. Ama şunu unutmayalım: Hepimiz insanız. Hatalarımız, eksiklerimiz, duygularımızla bütünüz. Suçluluk, bizden daha güçlü değil.

Bu yüzden “-meli/malı” zihniyetinden, “olduğum gibi kabul” noktasına geçmek iyileşmenin ilk adımıdır. Elimizden geleni yapmak, ama kendimize karşı da şefkatli olmak… Ve unutma, kendimizi affetmek demek, hata yapmayı onaylamak değil; o hatalar içinde bile insan kalmayı başarabilmektir.

Suçluluk ve Depresyon: İçsel Yargıçla İlişkinin Gölgesi

Suçluluk, depresyonla el ele yürüyen sessiz bir yol arkadaşıdır. Psikodinamik açıdan baktığımızda, özellikle nevrotik suçluluk, yani gerçek bir yanlış yapmamışken bile kendimizi suçlamamız, depresyonun temel dinamiklerinden biri olarak görülür.

Freud, depresyonu bir çeşit “kendine zarar verme” durumu olarak tanımlar; burada suçluluk, süperegonun baskısıyla kişiyi sürekli cezalandırmaya yöneltir. İçimizdeki o “-meli/malı” sesi, her hata ya da eksiklikte yükselir, bizi yetersiz ve değersiz hissettirir. Bu içsel eleştiri, zamanla umutsuzluk ve çaresizlikle birleşerek depresyonun derinleşmesine yol açabilir.

Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramında ise depresyon, sevilen içsel nesnenin kaybı ya da zarar görmesi korkusuyla bağlantılıdır. Kişi, hem kendini hem de sevdiği “nesneyi” (örneğin ebeveyni, partneri ya da kendini) kaybetme endişesi taşır. Suçluluk duygusu, bu kayıp ve zarar verme korkusunun içsel izdüşümüdür ve depresyonun kara bulutlarını besler.

Winnicott da bu noktada devreye girer: Gerçek benlikle temas kurmanın zorlukları, bastırılmış duygular ve kendine yönelik şefkatin eksikliği, depresyonun arka planında önemli bir yer tutar. Suçluluk hissi, bireyin kendini değersiz ve sevilmeye layık görmemesine neden olabilir.

Özetle, suçluluk ve depresyon birbirini besleyen bir döngüdür. Suçluluk, depresif duyguların kaynağı ve sürdürücüsü olurken, depresyon da suçluluk hissini derinleştirir, büyütür.

Son mesaj

Suçluluk, insan olmanın karmaşık bir parçası. Hepimizin zaman zaman taşıdığı, bazen sessizce içimizi kemiren, bazen de bağıran bir duygu. Suçluluk bizi tanımlamaz; sadece bir duygu, bir mesajdır. Suçluluk hissinin olduğu yerde anlaşılmayı bekleyenlerden haberdar mısınız?

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin