La Pianiste: Cinsellik, Güç ve Simbiyotik Bağ

5–7 dakika

oku

La Pianiste: Cinsellik, Güç ve Simbiyotik Bağ

,

Yayımlanma tarihi:

Bazı filmler, izleyiciye duygular sunmaz; onun içindeki donmuş, bastırılmış duyguları harekete geçirir. Michael Haneke’nin La Pianiste (Piyano Öğretmeni, 2001) filmi tam da bu türden bir anlatıdır.
Isabelle Huppert’in canlandırdığı Erika Kohut karakteri, yalnızca bireysel bir hikâyenin değil, bastırılmış cinselliğin, çözülmemiş bağlanmaların ve sadistik bir süperegonun psikolojik haritasıdır.

Erika, konservatuvarda ders veren, müziğe neredeyse dini bir bağlılıkla tutunan, dışarıdan “soğuk” ve “katı” görünen bir kadındır. Ama bu dış görünüm, iç dünyasında yaşadığı yoğun çatışmaların ifadesiz bir kabuğudur. Annesiyle ilişkisi sağlıklı bir bağlanmadan çok uzaktır. Aynı evi, aynı odayı, hatta mahremiyetini paylaşırlar. Erika, duygusal ve fiziksel sınırları belirsiz, ayrışmamış bir anne-kız ilişkisinde yaşamaktadır. Erika’nın annesiyle olan simbiyotik ilişkisi, bireyselliğin gelişmesini engeller. Bu ilişkide annesi, Erika’nın kimliğini, değerini ve güvenliğini belirleyen tek figürdür.

Anne ile Simbiyotik Bağ

Erika ve annesinin ilişkisi, filmdeki psikolojik çatışmaların en önemli kaynaklarından biridir ve La Pianiste’in temel yapısını oluşturur. Annesiyle olan bu bağ, aslında bir çeşit simbiyotik ilişkidir. Simbiyoz, bireylerin ayrı bir kimlik geliştirmeden birbirlerine duygusal olarak bağlı olduğu, sağlıklı sınırların neredeyse kaybolduğu bir ilişki türüdür. Erika’nın annesi, onun yalnızca annesi değil, aynı zamanda hayatının her alanını yöneten ve kontrol eden bir figürdür.

Anne, Erika’nın duygusal ve psikolojik gelişimini engeller. Erika, annesinin sürekli denetimi altında yetişmiş, kişisel sınırlarını, arzularını ve isteklerini ifade etmekte zorluk çekmektedir. Bu bağlanma tarzı, Erika’nın kendi kimliğini oluşturamamasına yol açar ve özgürlük arzusunu tamamen bastırır. Erika, bir yandan annesinin onayını almak isterken, diğer yandan bu bağımlılıktan kurtulma isteği duyar. Ancak bu bağı, ona duygusal bir güvenlik sağlamaktan çok, onu sıkıştıran ve sınırlayan bir hapis gibi hissedilir.

Anne, Erika’nın süperego’su gibi davranır; yani onu içsel bir yasa, bir denetleyici figür olarak yönlendirir. Annesinin sözleri ve eylemleri, Erika’nın tüm değer yargılarını belirler. Ancak bu kontrol, Erika’nın yaşamını küçültür ve bastırır, çünkü gerçek bir sevgi ve şefkatten çok, kontrol, kaygı ve suçluluk barındırır.

Bu simbiyotik ilişki, Erika’nın dış dünyaya kapalı, katı ve duygusal olarak soğuk bir insan olarak görünmesinin temel sebebidir. Kendisini ifade etme biçimi, genellikle soğuk ve mesafeli olup, herhangi bir dış etkenin etkisiyle kırılmaya, çözülmeye pek de müsait değildir. Ancak, film boyunca bu soğukluğun altındaki bastırılmış duygular ve arzular yavaşça yüzeye çıkar, özellikle de genç piyanist Walter ile olan ilişkisi aracılığıyla. Ama yine de, bu ilişkinin her adımında annesinin omuzlarına yüklediği baskı devam eder.

Annesinin Erika’ya olan müdahalesi ve baskısı, Erika’nın fiziksel ve duygusal sınırlarını aşındırır. Bu, ona olan sevgiden ziyade, bir tür tutkulu sahiplenme ve kontrol dürtüsüyle şekillenir. Erika’nın iç dünyası, bir yandan annesinin beklentilerine boyun eğmek zorunda kalırken, diğer yandan bu bağdan kurtulma isteğiyle çatışır.

Film, Erika’nın annesiyle olan bu bağı, bir yıkıcı sevgi biçimi olarak gösterir. Yani, annesinin sevgisi; ego gelişimini ve bütünlüklü bir kimlik yaratmasını engeller. Anne, ona hem güven veren bir figür gibi görünse de, aslında onun ayrışma ve bireyselleşme arzusunu sürekli olarak frenler. Örneğin, eve geldiği saatleri bile titizlikle kontrol eder ve geç geldiğinde namusu ile ilgili yargılar. Bu, filmdeki en temel patolojilerden biridir; çünkü birey annesinin “koruması” altında bastırılan bir yaşam sürer.

Erika’nın cinselliği gizlidir, ketlenmiştir ve şiddetle iç içe geçmiştir. Onu arzudan çok, kontrol etme ihtiyacı yönlendirir. Mastürbasyon sahnelerinde izleyici, libidinal bir hazdan çok, zarar verme dürtüsüyle karşılaşır. Filmin başlarında sadomazoşistik pornolar izlediğine şahit oluruz. Cinsellik, Erika için bir özgürleşme alanı değil; suçlulukla dolu bir ceza ritüelidir. Libidinal enerji, süperegonun katı gözetimi altında bastırılmış ve sapkın yollara yönelmiştir. Hazla temas yoktur; onun yerine acıya ve inkâra açılan dar, karanlık bir yol vardır.

Erika ve annesi arasındaki simbiyotik bağ, cinselliği büyük ölçüde bastırır ve tabu haline getirir. Annesi, Erika’nın hayatını yalnızca denetleyen bir figür değil, aynı zamanda onun gelişiminin en büyük engelidir. Anne, Erika’nın arzularını ve duygusal ihtiyaçlarını sürekli olarak kendi iradesine ve değerlerine göre yönlendirir. Bu bağlanma tarzı, cinselliğin suçluluk, gizlilik ve bastırma ile şekillenmesine yol açar. Erika için cinsellik, sadece suçluluk ve engellenmiş isteklerden ibaret bir alandır. Bu durum, anne ile olan ilişkisinin bir yansımasıdır çünkü annesinin sürekli baskısı altında, Erika kendi cinsel kimliğini ve isteklerini dış dünyaya açıkça ifade edemez.

Erika ve Narsisizm: İçsel Çöküş ve Bastırılan Kimlik

Erika’nın içsel dünyasında narsisizmin belirgin izlerini görmek mümkündür. Narsisizm, genellikle aşırı bir özdeğer duygusuyla karakterize edilir ve bu durum, kişinin kendisini aşırı şekilde idealize etmesine, dışarıdan gelen eleştirileri kabul edememesine ve başkalarından hayranlık beklemesine yol açabilir. Erika’da narsisizmin temel özelliklerinden biri, kendisini mükemmel bir sanatçı olarak görmesi ve başkalarının beklentilerine karşı duyduğu katı mesafedir.

Ancak Erika’nın narsisizmi, yüzeydeki özgüven ve mükemmeliyetçilik maskesinin altında yatan gizli bir benlik değersizliğiyle harmanlanmıştır. Bu, narsisizmin patolojik bir formudur; kişi kendisini önemli ve özel hissetme ihtiyacını aşırı bir şekilde hissederken, aslında derinlerde, zayıf ve kırılgan bir benlik algısı vardır. Erika, sanatsal yeteneklerini ve başarılarını, kendisini başkalarından üstün görme ve aynı zamanda annesiyle olan ilişkisi sebebiyle yaşadığı içsel yıkımı gizleme aracı olarak kullanır.

Annesiyle olan ilişkisi, Erika’nın narsisistik patolojisini körükler. Annesinin sürekli eleştirileri ve mükemmeliyetçi beklentileri, Erika’nın kendine olan güvenini inşa etmesine engel olur. Bunun yerine, Erika’nın narsisizmi, dışarıdan gelen onay ve takdiri bekleyen, içsel olarak güvenlik ve sevgi arayan bir kişilik yapısına dönüşür. Erika, annesinin beklentilerini karşılamaya çalışırken, içsel boşluğunu daha da derinleştirir ve narsisistik savunma mekanizmalarını geliştirir.

Erika’nın idealize etme ve değerli olma arzusuyla şekillenen bu narsisistik kişiliği, onun gerçek bağ kurma ve duygusal açıdan sağlıklı bir ilişki geliştirme kapasitesini sınırlar. Walter ile yaşadığı ilişki de, başta bir “hayranlık” ve “takdir” arayışı gibi görünse de, hızla bir kontrol mücadelesine ve acımasız bir sadomazoşistik döngüye dönüşür. Bu ilişki, aslında Erika’nın kendi içindeki boşluğu ve değersizlik duygusunu bastırma çabasıdır. Bu, klasik bir narsisistik savunma biçimidir: dışarıdan onay alarak, kendisini daha değerli hissetme.

Erika’nın narsisizmi, sadece kendini yüceltme ile değil, aynı zamanda kendi benliğini küçümseme ve aşağılık kompleksi ile de iç içedir. Gerçekten kim olduğunu kabul etmek, ona büyük bir tehdit gibi gelir çünkü bu, onu gerçekten sevmeyi ve kendi kimliğine dürüstçe bakmayı gerektirir. Ancak Erika, sürekli olarak idealize ettiği bir kişilik yapısının arkasına sığınır.

Filmde Erika ve genç piyanist Walter arasında gelişen ilişki, başta romantik bir keşif gibi görünse de, hızla sadomazoşistik bir yapıya bürünür. Bu ilişki, aslında Erika’nın içsel dünyasındaki karanlık arzuların bir yansımasıdır. Walter’a duyduğu ilgi, başlangıçta saf ve masum bir çekim gibi görünse de, çok geçmeden bu ilişki bir güç mücadelesine ve kontrol arzusuna dönüşür. Tuvalette Walter ile öpüşüp yakınlaştıktan sonra taleplerini yazılı şekilde ileteceğini söyler. Walter şaşırır ama o an çok önemsemez. Daha sonra Erika’yı evinde ziyaret ettiğinde, Erika ona hem kural ve taleplerinin yer aldığı bir mektup verir. Hem de yatağının altından; halat, naylon kablo, zincir, çorap gibi eşyaların yer aldığı bir kutuyu gösterir. Erika, cinselliğini özgürce yaşamak istemektedir, fakat bunun yerine acıyı ve aşağılanmayı bir tür haz olarak deneyimler.

Erika’nın cinsellik ve şiddet arasındaki bu ince çizgi, güç ve kontrol dinamiği ile kesişir. Annesiyle olan ilişkisi, Erika’nın cinsel arzularını ve kimliğini baskı altında tutarken, bu arzular da bir tür kendini cezalandırma ve öz-güçsüzlük biçiminde yansıma bulur. Cinsellik burada, bir özgürleşme alanı değil, çözümsüzleşen, bastırılmış bir duygu durumudur.

Erika’nın çaldığı müzik kusursuz olabilir, yaşamının melodisinde hep bir nota eksiktir: Sevgi.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin