Biz Hayduduz: Pablo Escobar’ın Psikodinamik Portresi

3–5 dakika

oku

Biz Hayduduz: Pablo Escobar’ın Psikodinamik Portresi

Yayımlanma tarihi:

Netflix’in Narcos dizisinde Pablo Escobar yalnızca bir uyuşturucu baronu değil; aynı zamanda modern zamanların en derinlikli, çelişkili ve trajik anti-kahramanlarından biridir. Kolombiya’nın yoksul kırsalından çıkıp dünyanın en çok aranan adamına dönüşen bu figür, yalnızca dış dünyada değil, kendi iç dünyasında da sürekli bir savaş halindedir.

Escobar karakteri, psikodinamik yaklaşımla ele alındığında; bastırılmış arzuların, içsel çatışmaların, savunma mekanizmalarının ve çocukluk deneyimlerinin etkisiyle şekillenmiş karmaşık bir benlik örüntüsü sunar. Bu yazı, Pablo Escobar’ın dizideki temsilini Freud, Kohut, Bowlby gibi kuramcıların kavramlarıyla yorumlarken, aynı zamanda karakterin sessiz iç çöküşünü görünür kılmayı amaçlar.

Kimliğin İnşası ve Süperegonun Yeniden Tanımı

Dizide Escobar sık sık şu ifadeyi kullanır: “Biz hayduduz.” Bu cümle bir savunma değil, bir özdeşleşme biçimidir. Escobar suçlu olduğunu inkâr etmez; aksine bunu bir aidiyet, bir meşruiyet biçimi haline getirir. Kendisini sistemin dışında konumlandırır çünkü çocukluğunda sistemin dışında bırakılmıştır.

Freud’un yapısal kuramına göre bireyin süperegosu (ahlaki yargı sistemi), toplumun ve ebeveynlerin değerlerini içselleştirerek oluşur. Ancak Escobar bu sistemi reddeder ve yerine kendi değerler sistemini koyar. Haydut olmak, ahlaksızlık değil; adaletsizliğe karşı geliştirilen bir kimliktir. Suç bir araç değil, benliğin çekirdeğine dönüşmüştür.

Şefkat ve Şiddet: Bölünmüş Benlik ve Savunma Mekanizmaları

Escobar’ın çocuklarıyla oynarken gösterdiği naziklik ile sivilleri bombalarken sergilediği kayıtsızlık, klasik bir “bölme” (splitting) örneğidir. Kendi içinde çelişen iki benlik taşıyan Escobar, bu iki yönünü asla bir araya getirmez:

Bu bölünme, vicdan azabını engelleyen bilinçdışı bir savunmadır. Çünkü aynı anda hem “iyi baba” hem “katil” olunamaz. Böylece Escobar, her iki benliği de ayrı tutarak içsel dengesini (geçici de olsa) korur.

Gustavo’nun Ölümü: Egonun Çöküşü, Dürtülerin Yükselişi

Escobar’ın kuzeni Gustavo Gaviria’nın ölümünden sonra karakterde net bir kırılma yaşanır. Dizi boyunca planlı, stratejik, ölçülü davranan Escobar; Gustavo’nun ardından daha dürtüsel, daha yıkıcı hale gelir. Bu dönüşüm psikodinamik olarak şöyle açıklanabilir:

Gustavo, Escobar’ın yalnızca ortağı değil; adeta onun dışsal egosudur. Dürtüleri (id) dizginleyen, plan yapabilen, riskleri yöneten bir iç ses gibidir. Bu dengeleyici figürün kaybı, Freud’un yapısal kuramındaki ego’nun id karşısında zayıf düşmesi anlamına gelir. Gustavo’nun yokluğunda Escobar artık ani kararlar alır, sivilleri hedef alır, giderek kendini sabote eder.

Bu yıkım, yalnızca dış dünyada değil; Escobar’ın iç dünyasında da bir çözülmeyi işaret eder.

Sakinlik Maskesi: Öfke ve Kontrol Takıntısı

Dizide Escobar çoğu kötü haberi — evlerinin basılması, mallarının yok edilmesi, adamlarının öldürülmesi — olağanüstü bir soğukkanlılıkla karşılar. Bu, onun öfkesiz biri olduğu anlamına gelmez. Aksine bu sessizlik, Freud’un tanımladığı duygusal bastırma ve yer değiştirme mekanizmalarının birleşimi olabilir.

Escobar, öfkesini doğrudan yaşamak yerine, onu daha kolay yönetebileceği yerlere yönlendirir: infazlara, stratejik hamlelere, bombalamalara. Duygularını bastırır çünkü duygusal ifade, kontrol kaybı anlamına gelir. Kontrolü kaybetmek ise onun için çocuklukta deneyimlediği güçsüzlük haline geri dönmek demektir.

Baba ile Hesaplaşma: Onay Arayışı ve Reddi

Escobar’ın babasıyla yaptığı o son görüşme, dizideki en yalın ama en ağır sahnelerden biridir. Ölümüne günler kala, kaçak ve çökmüş bir halde, yalnızca fiziksel değil, içsel anlamda da tükenmişken, babasının karşısına çıkar. 

Gece yarısı eve vardıkları sahne, herhalde çoğumuz için sürpriz olmuştur zira babasının varlığına dair nerdeyse hiçbir şey duymayız o vakte dek. Onca yaptıklarına ve ödülle aranan bir suçlu olmasına karşı, Escobar’ı eve kabul eden kim olabilir diye düşünmeden de edemeyiz. Ona hayranlık duyan bir köylü ihtimal dahilinde iken, ücra bir köyde kıtı kıtına yaşayan izole bir baba akla gelen ilk şey genellikle olmaz.

Escobar o sırada zaten çökmüştür: imparatorluğu dağılmış, adamları ölmüş, parası tükenmiştir. Fiziksel olarak yorgun, zihinsel olarak savrulmuş bir adamdır artık. Ve o hâliyle, belki son bir içsel dayanak arayarak babasını çağırır. Ama karşılaştığı şey ne teselli ne anlayıştır. Babası ona yalnızca tek bir şey söyler: “Senden utanıyorum.” Ne bağırır, ne sitem eder. Sadece o cümle. Ve o cümlede yılların sessizliği, kırgınlığı, mesafesi vardır. Escobar, her şeyi kaybettiği bu noktada bile dimdik durmaya çalışır ama o sözle birlikte içindeki çocuğun artık hiçbir yere ait olmadığını anlar. Bu adam, çocukluğunda ona uzak olan babasını, büyüdüğünde kendi kurduğu dünyayla gururlandırmak istemiştir belki. Gücünü, parasını, hatta halkın sevgisini onun onayına değişmiştir — ama nafile. Babasının gözünde o hâlâ bir hiçtir. 

Son Söz

Pablo Escobar karakteri, yalnızca ahlaki bir düşüş hikâyesi değil; aynı zamanda bastırılmış benliğin, onaylanmamış çocukluğun ve parçalanmış bir iç dünyanın trajedisidir. “Biz hayduduz,” derken aslında şunu söylemektedir:

“Siz beni dışladınız. Ama ben kendimi bir şeye dönüştürdüm. Kabul edilmeyen bir benliğe, kendi kuralları olan bir hayduda.”

Pablo Escobar, Freud’un, Kohut’un ve Jung’un kuramlarının ete kemiğe bürünmüş halidir: aileye özlem duyan bir suçlu, onay bekleyen bir tanrı, kaybetmiş bir çocuk ve içinden çıkamayan bir adam.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin