Yayımlanma tarihi:
Sinema bazen sadece ne olduğunu değil, bir insanın başına gelenleri nasıl taşıdığını da anlatır. Oriol Paulo’nun The Invisible Guest (2016) filmi, olayların yüzeyine odaklanan tipik polisiye yapımlardan farklı olarak, izleyicisini sürekli manipüle eden, olayların anlatıcısını da sorgulatan katmanlı bir anlatıya sahip. Hikâye, bir otel odasında bulunan ölü bir kadınla, içeriden kilitli bir kapıyla ve ortada tek şüpheli olarak duran Adrián Doria ile başlıyor. Başarılı ve görünürde “düzgün” bir iş insanı olan Adrián, avukatıyla birlikte kendini kurtarmaya çalışırken biz de onun geçmişini, ilişkilerini ve karanlıkta bıraktığı detayları adım adım öğreniyoruz.
Bu yazı, bir suç hikâyesinin ötesine geçip, bu adamın kişilik yapılanmasına yakından bakmayı amaçlıyor. Çünkü bazen en büyük suç, yapılanlar değil, onlara dair kurulan anlatılar oluyor.
Filme Dair
Adrián Doria, kendisini anlatırken kurduğu cümlelerde neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu ayırt etmek neredeyse imkânsız. Film boyunca o kadar güçlü ve kontrollü görünüyor ki, bazen kendisinin de anlattığı yalana inandığını düşünmeden edemiyorum. Ve tam da burada başlıyor ilgimi çeken şey: Adrián’ın suçu değil, suçla ilişkisi. Kendisini nasıl gördüğü, nasıl göstermek istediği ve aslında nasıl biri olduğu arasındaki derin uçurum.
Dışarıdan bakıldığında tüm parametreler “başarılı adam” profiline uyuyor. Karizmatik, zengin, stratejik. Ama bu yüzeyin altını kazıdıkça ortaya çıkan şey, organize ve güçlü bir kişilikten çok, çatlaklarla dolu, kırılgan bir yapı. Hatalarını ve suçlarını kabul etmek yerine, onları soğukkanlılıkla yeniden yazmayı tercih eden biri. Bu bana göre sıradan bir manipülasyon değil; derin bir kişilik savunması. Çünkü Adrián sadece birini öldürmemiştir — kendini korumak için gerçeği boğmuştur.
Beni en çok etkileyen nokta, onun duygusal tepkisizliği. Film boyunca anlatılan olayların hiçbirinde gerçek bir pişmanlık ya da vicdan kırıntısı sezilmiyor. Tüm anlatısı teknik ve mesafeli. Öldürdüğü gencin ailesi hakkında konuşurken sanki bir finansal riskten bahsediyor gibi. Bu, bir şey hissetmediği anlamına gelmiyor belki ama hissettiklerini yönetmek için duygularından tamamen kopmuş olduğunu düşündürtüyor.
Bu kopukluk bana, narsistik yapıların en çok sakladığı şeyi hatırlatıyor: kırılganlık. Adrián’ın tüm gücü, kontrol etme çabasından geliyor. Olayların gidişatını, algıları, hatta kendi anlatısını dahi kontrol etmek zorunda. Çünkü bir şeyi kontrol edemediği an, kimliğini de kaybediyor. İşte o yüzden doğruyu söylemek onun için ölüm gibi. Sadece özgürlüğünü değil, kendi inşa ettiği “ben”i de kaybedecek. Belki de o yüzden, filmin sonunda masanın başında çökerken gördüğümüz adam, suçlu bir katilden çok, kendi yalanının enkazında kalan biri gibi geliyor bana.
Laura’yı suçlaması, olayları çarpıtması, kendi suçunu başkalarının iradesine bağlamaya çalışması sadece dış dünyayı kandırmak için değil. O, en çok kendisini kandırmak istiyor. Çünkü eğer gerçekten yaptıklarıyla yüzleşirse, içindeki o kusursuz imaj sonsuza dek yıkılacak. Ve bazı insanlar için vicdan azabından çok, o yıkım daha korkutucu.
Ben Adrián Doria’nın cezasını adalet sisteminden çok kendi kişiliği içinde çektiğine inanıyorum. O film bittiğinde yakalanmış olabilir, ama zaten çok önceden kaybetmişti. Her ne kadar güçlü görünse de, en başından beri kendi iç dünyasında dağılmış, savunmalarla ayakta duran bir adam izledik. Ve belki de bu yüzden, onu izlemek rahatsız edici olduğu kadar trajik de.
Son Söz
Film boyunca anlatılan yalnızca bir cinayet değil, aynı zamanda bir kişiliğin nasıl çatırdadığıydı. Adrián Doria, kendi gerçeğini inkâr ederek kendine bir dünya kurdu; ama o dünya en sonunda çökünce, altında kaldığı tek şey kendi oldu. Bir insanın, kendisiyle yüzleşmemek için ne kadar uzağa gidebildiğini görmek…
Adrián, doğruyu söyleyemedi çünkü gerçeği taşıyacak bir kişiliği hiç inşa etmemişti. Ne kadar güçlü görünürse görünsün, aslında iç dünyası reddettiği güçsüz parçalar ile tıka basa doluydu.