You Dizisinde Aşk: Joe Goldberg’in İç Dünyası

6–9 dakika

oku

You Dizisinde Aşk: Joe Goldberg’in İç Dünyası

, ,

Yayımlanma tarihi:

Netflix’in ilgiyle izlenen dizisi You, baş karakteri Joe Goldberg aracılığıyla seyirciye hem çekici hem de rahatsız edici bir iç dünya sunuyor. İlk bakışta romantik bir anlatının kahramanı gibi sunulan Joe, kısa sürede takıntılı, manipülatif ve şiddet eğilimli bir kişiliğe bürünüyor. Ancak bu davranışların arkasında yatan dinamikler, onu sadece “kötü” olarak etiketlemekten çok daha fazlasını vadediyor.

Bu yazıda, Joe Goldberg’in kişilik yapılanmasını, savunma mekanizmalarını, çocukluk deneyimlerini ve nesne ilişkilerini psikodinamik kuram çerçevesinde ele alacağım. Amaç, bir karakter çözümlemesinden öte, bu tür dizilerin bizlere insan psikolojisi hakkında neler anlatabileceğini sorgulamak.

Çocukluk Nesne İlişkileri ve İlk Bağlanmalar

Joe’nun çocukluğunda terk edilme, istismar ve ihmal temalarının yoğun olduğu görülüyor. Psikodinamik kuramın temel taşlarından biri olan ilk nesne ilişkileri, bireyin sonraki ilişkilerine nasıl bağlanacağını belirler. Joe’nun annesiyle kurduğu kaotik ve tutarsız bağ, onun kadın figürleriyle olan ilişkilerinde bir tekrar döngüsüne dönüşüyor.

Joe’nun annesi, onun için hem ihtiyaç duyduğu sevgi kaynağı hem de büyük bir hayal kırıklığıdır. Annesinin zaman zaman ona karşı şefkatli, zaman zaman ise tamamen ilgisiz ve zarar verici oluşu, Joe’nun nesne algısında bölünmelere yol açmıştır. Bu da onun “iyi” ve “kötü” nesneleri bir arada tutamamasına, yani ilişkilerinde ya tam idealizasyon ya da tamamen değersizleştirme eğilimi göstermesine neden olur. Annesinden göremediği koşulsuz sevgiyi, ilerideki romantik ilişkilerde ararken, her kadına bilinçdışı bir şekilde bu ‘kayıp anne’ rolünü yükler. Ancak bu rol beklentisi, gerçek kişilerle çatışınca, Joe için yeniden bir yıkım başlar.

Savunma Mekanizmaları

Joe’nun en belirgin savunma mekanizmaları arasında idealizasyon – devalüasyon döngüsü, ayrıştırma (splitting) ve yansıtmalı özdeşim (projective identification) yer alıyor. Sevdiği kadını önce idealize etmesi, sonra onu “kirlenmiş” olarak görmesi, bu bölme (splitting) savunmasının tipik bir örneği. Bu mekanizma, borderline örgütlenme düzeyinde sıkça görülür ve bireyin nesneyi aynı anda hem “iyi” hem de “kötü” yönleriyle bütüncül olarak algılayamamasıyla ilgilidir. Joe için kadın ya kurtarılması gereken masum bir figürdür ya da tehdit oluşturan, yozlaşmış bir varlık. Bu iki uç arasında geçiş yaparken, gerçek kişi kaybolur; geriye yalnızca Joe’nun projeksiyonları kalır.

Yansıtmalı özdeşim ise, Joe’nun ilişkilerinde daha derin bir etkiye sahiptir. Sevdiği kadına, kendi bastırdığı karanlık arzuları veya suçluluk duygularını yansıtır; ardından bu yansıtılan özellikleri partnerinin davranışlarında “kanıt” olarak görmeye başlar. Bu süreçte, kadının tepkileri de bu yansıtmanın etkisiyle değişebilir ve Joe’nun fantezisi kısmen gerçekliğe dönüşür. Bu da ilişkide karşılıklı bir psikolojik tuzağa neden olur.

Joe birine aşık olduğunda onu hızlıca kusursuzlaştırır (idealizasyon).
İlişki bozulmaya başladığında ise kişiyi aynı hızla aşırı değersizleştirir (devalüasyon).
Bu, borderline örüntü ile uyumludur.

“Onu korumalıyım” diyerek işlediği suçlar ise, süperego ile id arasında yaşanan çatışmanın bir dışavurumu olarak okunabilir. Joe, dürtülerinin (id) farkındadır ama onları doğrudan ifade edemez; bu yüzden “koruma” gibi ahlaki bir kılıfa büründürür. Ancak bu savunma, gerçekte onun saldırgan dürtülerini meşrulaştırmak için kullandığı bilinçdışı bir bahanedir. Böylece hem şiddeti uygular hem de kendini “iyi” biri olarak konumlandırmaya devam eder.

Kimlik Bölünmesi ve Dissosiyatif Kopuş

İlk üç sezonda Joe’nun savunmaları hâla işler hâlde görünür: duygusal çatışmayı düşünsel, felsefi, edebi bir çerçevede açıklayarak duygudan uzaklaşır. Örneğin: şiddetini edebi pasajlarla içsel olarak haklı çıkarır. Şiddet içeren davranışlarını “onu korumalıyım” gibi bir anlatıyla rasyonelleştirir. Bu entelektüalizasyon ve rasyonalizasyon mekanizmaları, Joe’nun benlik bütünlüğünü korumasına bir ölçüde hizmet eder. Ancak bu savunma yapısı, 3. sezonun sonunda Love’la yaşanan trajedi ve oğlunu geride bırakmasıyla büyük bir yara alır.

Dördüncü sezonda ise bu içsel yapı çöküşe geçer. Joe artık kendine “iyi biri” hikâyesini anlatamaz. Ne idealize ettiği bir aşk, ne de ahlaki gerekçeler kalmıştır. Tam bu noktada, psikodinamik savunmalar yetersiz kalınca zihin daha ilkel bir stratejiye başvurur: dissosiyasyon. Joe, kendi içindeki karanlığı bölüp dışsallaştırır; ve zihinsel olarak Rhys adlı bir karakter yaratır. Rhys, onun bastırdığı saldırganlık, suçluluk ve karanlık dürtülerin projeksiyonudur. Kendi kötülüğünü artık taşıyamayan Joe, onu bilinç dışında bölüp “başka biri”ne yükler.

Bu zihinsel bölünmenin yalnızca içsel bir nedenselliği yoktur; dışsal bir tetikleyici de vardır: Marianne. Joe için Marianne, geçmişte yaptığı hataları telafi edebileceği bir figürdür. Onunla kurmayı umduğu bağ, şiddetten ve saplantıdan arınmış, “doğru” bir ilişkidir. Ancak Marianne, Joe’yu reddeder. Bu reddedilme, Joe’nun zihninde taşıdığı son “iyi benlik” imgesinin de çökmesine yol açar. Marianne’i önce kurtarmaya çalışırken, sonunda onu kafeste esir alır. Sevginin yerini yine kontrol ve sahip olma arzusu alır. Bu noktada Joe’nun zihinsel bölünmesi keskinleşir. Kendine bile itiraf edemediği suçları Rhys’e yükleyerek ruhsal sorumluluktan kaçar. Böylece yalnızca şiddet uygulayan değil, aynı zamanda bu şiddetin ruhsal yükünü de başkasına aktaran bir yapı gelişir.

Joe’nun yaşadığı dönüşüm, onu psikolojik olarak daha da karmaşık bir noktaya taşır. Bu sezonda Rhys Montrose karakteri üzerinden yansıtılan alter-egosu, Joe’nun artık kendi içsel karanlığını taşıyamadığı ve zihinsel olarak bölmeye başladığını gösterir. Burada karşımıza çıkan şey, dissosiyatif bir savunmadır. Joe, artık sadece projekte etmiyor; zihinsel olarak bölünüyor. Bu da onu psikotik savunmalara yaklaşan bir yapıya sürüklüyor.

Rhys karakteri, Joe’nun bastırdığı dürtüsel ve sadistik taraflarının beden bulmuş hâlidir. Joe, artık bu tarafını “kendisi” gibi görmüyor — onu ayrı bir kişilik olarak deneyimliyor. Bu da, Joe’nun zihinsel bütünlüğünün çatırdadığını ve içsel çatışmalarını artık dış dünyada birer tehdit gibi algıladığını gösteriyor. Dizinin sezon finali, Joe’nun “kendi karanlığıyla barışması” gibi görünse de, aslında onun artık hiçbir savunma mekanizmasıyla bu içsel kaosu bastıramadığı, dolayısıyla karanlıkla özdeşleştiği bir dönüm noktasıdır.

Bu da, psikodinamik açıdan Joe’nun artık suçluluğu ve pişmanlığı da bastırdığı ve gölge yönleriyle bütünleştiği bir evreye geçişini gösterir. Bu noktada artık “daha iyi biri olma” arzusu kalmaz. Bunun yerine, karanlığıyla barışan ama bu barışın bedelini çevresine ödeten bir Joe ile karşılaşırız.

Tekrarlama Zorlantısı (Repetition Compulsion)

Freud’un tanımladığı bu kavram, bireyin geçmiş travmatik deneyimlerini farkında olmadan tekrar eden durumlara çekilmesini açıklar. Joe, her ilişkisinde benzer senaryoları yaşıyor: Aşık oluyor, takıntı geliştiriyor, kontrol etmeye başlıyor, ve sonunda yok ediyor. Bu döngü, geçmişin bilinçdışı bir tekrarından ibaret.

Aslında Joe’nun amacı, çocuklukta çözülmemiş bir travmayı “düzeltme” umududur. Her yeni ilişki, annesiyle yarım kalmış, tutarsız ve yaralayıcı bağı yeniden kurma ve bu kez ‘doğru yapma’ girişimidir. Fakat içselleştirdiği nesne ilişkisi sebebiyle, her denemede aynı sonuca varır: hayal kırıklığı, reddedilme ya da terk edilme. Bu da onu yeniden aynı döngünün içine çeker. Kontrol etme arzusu, partnerinin onu terk etmeyeceğinden emin olma çabasıdır; ama bu kontrol, zamanla karşı tarafı boğar ve Joe’nun en çok korktuğu senaryonun gerçekleşmesine zemin hazırlar.

Bu anlamda Joe’nun şiddete yönelimi, yalnızca bir saldırganlık değil; aynı zamanda içsel acısını dışsallaştırma, yeniden aynı sahneyi oynayarak bu kez kontrolü elinde tutma çabasıdır. Ancak bilinçdışı bu tekrarlar, hiçbir zaman arzu edilen sonucu getirmez. Aksine, travmanın izini derinleştirir. Freud’un belirttiği gibi, birey travmayı ‘yeniden yaşar’ ama asla ‘çözemez’ — ta ki bu döngü fark edilip çalışılana kadar.

İçimizdeki Joe: Gölge Arketipiyle Yüzleşmek

Joe Goldberg yalnızca bir kurgu karakter değil; aynı zamanda bastırılmış dürtülerin, karanlık arzuların ve çözülmemiş çocukluk çatışmalarının sembolik bir temsili. Jung’un kuramındaki “gölge arketipi”, bireyin kabul etmekte zorlandığı, toplumsal ya da ahlaki olarak uygun görülmeyen yönlerini temsil eder. Joe’nun yaptıkları, çoğumuzun asla onaylamayacağı şeyler olsa da, onun hikâyesi rahatsız edici bir tanıdıklık hissi yaratır. Çünkü Joe’nun iç dünyasında gezinen çatışmalar, farklı düzeylerde olsa da, insan olmanın gölgeli doğasına işaret eder.

Joe’da aşırı uçlarda görülen kontrol ihtiyacı, sevgiyle şiddeti karıştırma hali ya da idealleştirme-değersizleştirme döngüsü; daha yumuşak formlarda pek çok insan ilişkisinde gözlemlenebilir. Partnerimizi “mükemmel” görmek ya da bir anda tümden değersizleştirmek, kıskançlığı “ilgi” sanmak, müdahaleyi “koruma” olarak adlandırmak… Bunların hepsi, içimizdeki gölgeye dair küçük izler taşıyabilir.

Joe’nun hikâyesi, yalnızca bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda kolektif bir bilinçdışı uyarıdır. İçimizde bastırdığımız her şey — görmezden geldiğimiz öfke, inkâr ettiğimiz arzular, tanımadığımız kırılganlıklar — birer “gölge”dir. Ve bu gölgeyle yüzleşmedikçe, onu dış dünyaya yansıtarak tekrar tekrar karşımıza çıkmasına zemin hazırlarız.

Son söz

Joe Goldberg karakteri, yüzeyde romantik bir kahraman gibi görünse de, derinlemesine bakıldığında kendi iç dünyasında derin çatışmalar, kırılmalar ve bilinçdışı tekrarlarla boğuşan bir birey portresi çizer. Onun davranışlarını yalnızca “takıntılı” ya da “tehlikeli” olarak etiketlemek, bu karakterin – ve benzeri örneklerin – taşıdığı psikolojik katmanları gözden kaçırmak olur.

Psikodinamik kuram açısından bakıldığında Joe, erken dönem nesne ilişkilerinde yaşadığı ciddi travmaların etkisiyle, sevgiyle şiddeti birbirine karıştıran bir iç dünya geliştirmiştir. Onun “aşk” adını verdiği şey, aslında bir yeniden-yaşama çabasıdır; idealize ettiği figürle sonunda yüzleşememesi, terk edilme ve değersizlik hisleriyle yeniden temas etmesine neden olur.

Bu noktada önemli bir kavramsal ayrım ortaya çıkar: Sevgi mi, sahip olma arzusu mu? Joe’nun ilişkilerinde sınır ihlallerinin bu kadar yoğun olması, onun sevdiği kişiyi bir “özne” olarak değil, bir “nesne” olarak konumlandırdığını düşündürür. Bu da bizi, nesneyle kurulan ilişkinin niteliğini sorgulamaya götürür.

Kendi iç dünyasında ideal annesini bulma arayışına giren Joe, her ilişkide bu figürü bilinçdışı olarak yeniden canlandırmaya çalışır. Ancak gerçek kişiler, bilinçdışı ideallerle örtüşmediğinde, hayal kırıklığı kaçınılmaz olur – ve yıkım başlar. İşte bu döngü, Freud’un “tekrarlama zorlantısı” kavramıyla birebir örtüşür.

Bu karakterin bu kadar ilgi görmesi, izleyiciye de şu soruyu sordurur: “Benzer döngüler kendi ilişkilerimde de var mı?” Elbette Joe kadar uç bir örnek değil; ama sevginin kontrol, bağlılığın sahiplenme, korunmanın müdahale ile karıştığı çok sayıda ilişkide, benzer bilinçdışı dinamikler devreye girebilir.

Joe Goldberg, yalnızca bir karakter değil; bastırılan, tanınmayan, ama zaman zaman içimizden geçen daha karanlık yönlerin sembolik bir temsili olabilir. Onun hikâyesi, bize yalnızca “dışarıdaki tehlikeleri” değil, içimizdeki bilinçdışı çatışmaları da hatırlatıyor.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin