Ölü Canlar: Çiçikov’a Psikanalitik Bir Bakış

3–5 dakika

oku

Ölü Canlar: Çiçikov’a Psikanalitik Bir Bakış

, ,

Yayımlanma tarihi:

“Nereye gidiyorsun, ey Rusya? Cevap ver! Ama cevap vermez, deli gibi uçarak gider yoldan…”

Nikolay Vasilyeviç Gogol, Ölü Canlar

19. yüzyıl Rus edebiyatında Gogol’un Ölü Canları, bir taşra panoramasından çok daha fazlasını sunar. Görünürde bürokratik bir oyunun peşine düşen Pavel İvanoviç Çiçikov, aslında bir dönemin sosyal yapısının, ekonomik bozukluklarının ve insan ruhunun parçalanmışlığının temsilcisidir. Ancak Çiçikov’un yolculuğu sadece haritalar üzerindeki bir hareket değil; aynı zamanda kendi iç dünyasında, bastırılmış arzuların, unutulmak istenen geçmişin ve kimlik kırılmalarının da yolculuğudur.

Bu yazıda, Ölü Canlar’ın başkarakteri Çiçikov’a bir psikanaliz merceğinden yaklaşacağız. Çünkü onun yaptıklarını yalnızca “kurnazlık” ya da “açgözlülükle” açıklamak, romanın alt katmanlarını gözden kaçırmak olur. Asıl mesele şu olabilir: Çiçikov gerçekten neyin peşinde? Para mı, itibar mı, yoksa bir benlik inşa etme çabası mı?

Köksüzlük ve Bastırılmış Geçmiş

Çiçikov’un geçmişi roman boyunca sis perdesi ardında kalır. Nereden geldiğini, ne yaşadığını tam olarak bilemeyiz. Bu belirsizlik, yazarın unutkanlığı değil; karakterin kendi geçmişinden kaçışının bir yansımasıdır. Çünkü her insan, hatırlamak istemediği şeyleri unutmaz, sadece bastırır.

Gogol’un ipuçları verdiği birkaç anı parçası var: çocukluğunda yoksulluk içinde büyüdüğü, babasının ona “herkesle iyi geçin” diye nasihatler verdiği, çok çalışması gerektiği… Bu kırıntılar, onun kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamamıza yardım eder. Bir çocuk düşün: Kendini kabul ettirmek için sürekli uyum sağlayan, duygularını bastıran, çevresine göre şekil alan… Çiçikov’un yetişkinliği tam da bu çocuğun doğal sonucu gibi.

Bugün “networking” dediğimiz şeyi, Çiçikov o dönemin Rusyasında ustalıkla uygulayan biridir. Ama bu beceri, bir toplumsal avantaj değil, derin bir aidiyetsizlik duygusunun kamuflajıdır. Kök salamadığı için, her yerde kısa süreli maskelerle var olmaya çalışır.

“Ölü Canlar” ve Arzunun Nesnesi

Romanın en çarpıcı tarafı, Çiçikov’un peşine düştüğü şeyin aslında… ölü insanlar olmasıdır. Ölü, ama hâlâ kayıtlarda “yaşıyor” gözüken köylüler. Bu absürt planın ekonomik motivasyonu açık: Bu “canlar” sayesinde mal varlığını abartacak ve prestij kazanacaktır. Ama mesele sadece para değil.

Psikanalitik açıdan bakıldığında bu “ölü canlar”, bir tür fantezinin nesnesidir. Arzu, çoğu zaman gerçek bir şeye yönelmez; eksik olanı telafi etmeye çalışır. Çiçikov’un satın aldığı her “ölü can”, onun içindeki boşluklara birer yama gibidir.

Unutulmamalı: ölüler konuşmaz. Direnmez. Onlar, onun istediği gibi şekillenir.

“Ve ölü canlar, yaşayanların boşluklarını doldurmaya devam etti.”

Toplumsal Maskeler: Çiçikov’un Yüzleri

Roman boyunca Çiçikov’un karakteri sabit kalmaz. Gittiği her kasabada, her evde farklı bir role bürünür: kibar bir centilmen, nazik bir misafir, ciddi bir iş insanı ya da duygusal bir dost. Her ortamda “doğru” kimliği giyer. Peki, hangisi gerçek?

Aslında hiçbirisi. Bu, Jung’un “persona” dediği, toplumun bizden beklediği rolleri oynayan yüzümüzdür. Ama persona ne kadar güçlü olursa olsun, bastırılan benlik (Jung’un “gölge” dediği taraf) bir yerde çatlamaya başlar.

“O her zaman, kendisinden çok başkalarının gözünde ne olduğu ile ilgilenmişti.”

Çiçikov’un bu kadar sık kılık değiştirmesi, onun öz benliğinden ne kadar uzaklaştığını gösterir. Belki de, o kim olduğunu bilmiyor. Ya da daha doğrusu, kim olmadığını ispatlamaya çalışıyor: fakir değil, başarısız değil, önemsiz değil…

Çöküş ve Kimlik Krizi

Romanın ilerleyen bölümlerinde, Çiçikov’un planları sarsılır. Hakkında dedikodular yayılır, etrafındaki insanlar onun “kim” olduğunu sorgulamaya başlar. Maskeler düşmeye yüz tutar.

Ve işte o noktada çok ilginç bir karşılaşma yaşanır: Çiçikov, bir köyde yaşayan, çok iyi eğitim almış ama “tutunamamış” bir beyefendiyle tanışır. Bu adam, sistemin dışında kalmış, içine kapanmış, yalnızlaşmış biridir. Çiçikov ondan hoşlanmaz. Hatta biraz küçümser. Ama dikkatle bakıldığında, o bey aslında Çiçikov’un bastırdığı kendi iç sesidir: durmayı, düşünmeyi, dışa değil içe dönmeyi temsil eder.

“Bir zamanlar kendine bir yol çizmişti ama yol onu bir başka yere götürdü.”

Bu karşılaşma, gerçek bir aynaya bakma anıdır. Ve insan bazen en çok, kendinde görmek istemediği şeyi başka birinde görünce ürker.

Çiçikov Bizden Ne Saklıyor?

Gogol, Çiçikov’u tam olarak çözülmüş bir karakter olarak sunmaz. Onu ne kahraman yapar, ne de şeytanlaştırır. Bu da karakterin evrenselliğini artırır. Çünkü Çiçikov aslında biziz. Yani, olmak istediğimizle olduğumuz kişi arasında sıkışıp kalan herkes.

Statü arayışı, kabul görme arzusu, geçmişten kaçış, yüzlere bürünme çabası… Bunların hiçbiri sadece 19. yüzyıl Rusyasına ait değil. Bugün sosyal medyada sürekli yeni roller giyen, “görünür” olmak için yaşayan, ama içten içe kendini kaybeden modern bireyin de hikayesi bu.

Çiçikov belki de bize şunu soruyor: “Sonsuz bir takma adlar dünyasında, hiç kendin oldun mu?”

Ölü Canlar, yalnızca bir toplumsal eleştiri değil, aynı zamanda derin bir ruhsal çözümlemedir. Çiçikov’un yolculuğu, dış dünyadan çok iç dünyaya uzanır. Parayla, prestijle, insan ilişkileriyle dolmaya çalıştıkça daha da boşalan bir benlik yapısının hikayesidir.

En sonunda şu gerçek belirir: Bazen en çok kendimizden kaçarken, en doğru şekilde kendimize yaklaşırız.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin