Yayımlanma tarihi:
Çarpık Çizgiler (Los renglones torcidos de Dios), klasik “delilik ve gerçeklik” temalarını zekice ters yüz eden bir film. 1970’lerin İspanya’sında geçen hikâyede, zengin ve eğitimli bir özel dedektif olan Alice Gould, bir psikiyatri kliniğine “gönüllü hasta” olarak yatırılır. Görünürdeki amacı, içeride işlenen gizemli bir cinayeti araştırmaktır. Ancak film ilerledikçe Alice’in anlatısının tutarlılığı çözülmeye başlar: Gerçekten bir dedektif midir, yoksa sanrılarla örülü bir psikotik tablo mu yaşamaktadır?
Film, izleyiciyi klasik bir “güvenilmez anlatıcı” oyununun içine çeker — tıpkı Alice’in kendi zihni gibi, anlatı da sürekli parçalanır, yeniden kurulur. Bu kırılgan gerçeklik, psikanalitik açıdan ego’nun çöküşüne, bilinçdışının hâkimiyetine ve benlik sınırlarının erimesine işaret eder.
Alice ilk bakışta zekâsı ve soğukkanlılığıyla büyüler. Kendisini özel bir dedektif olarak tanıtır; kocasının onu hastaneye yatırdığını söyler. Ancak biz, bir cinayeti çözmek için kliniğe kendi rızasıyla girdiğine tanık oluruz. Zaman ilerledikçe bu kusursuz mantık sisin içinde kaybolur. Her mantıklı açıklamanın ardında bastırılmış bir acı, her parlak çözümün altında derin bir boşluk belirir. Klinikteki ilişkiler, güvenilmez bir anlatı kurar; Alice’in gördükleriyle gördüğünü sandıkları birbirine karıştıkça, izleyici de onunla birlikte çözülür.
Finalde taşlar yerine oturur. O sahne — doktorunun “Alice, yine ne işler açtın başına?” dediği an — her şeyi yeniden çerçeveler. Alice’i oğlunun cinayetini çözmesi için görevlendiren kişi sandığımız adam, aslında kendi psikiyatristidir. Böylece film boyunca izlediğimiz her şeyin, Alice’in zihninde şekillenen bir psikotik sanrı olduğu anlaşılır. Son dakikalara kadar gerçekle fantezinin iç içe geçtiği bir dünyanın tanığı oluruz. Bu fark ediş, seyirci için beklenmedik bir sarsıntıdır. Çünkü o ana kadar Alice’e inanmak istemişizdir. Onu kurban gibi görürüz. Fakat film tam burada bizi yakalar: Gerçeklik, çoğu zaman inanmak istediğimiz kadar esnektir.
Alice’in hikâyesi, bastırılmış travmanın karmaşık bir fanteziye dönüşümünün çarpıcı bir örneğidir. Film boyunca izlediğimiz “görev”, “cinayet” ve “araştırma” kurgusu, onun zihninin kurduğu bir savunma senaryosudur. Gerçeklik dayanılmaz hale geldiğinde, zihin kendi anlamını yaratır — ve Alice’in anlam arayışı tam olarak budur. Ona göre kliniğe bir doktor tarafından gönderilmemiştir; bu tedaviye kendi isteğiyle katılmış, orada bilinçli bir rol üstlenmiştir. Çünkü bu versiyonda kontrol hâlâ ondadır. Ancak finalde o otoritenin kendi doktoru olduğunu öğreniriz. Bu, psikanalitik düzlemde büyük bir çöküştür: kendini “dedektif” olarak konumlayan ego, bir anda delüzyonunun merkezinde gerçekle yüzleşir.
Alice Gould’un hikâyesi, üstünlük kompleksinin psikanalitik düzlemde nasıl bir savunma mekanizmasına dönüşebileceğinin neredeyse kusursuz bir örneğidir. Film boyunca onun zekâsı, özgüveni ve kontrol arzusu bir hayranlık uyandırır; ancak bu üstünlük hâli, derin bir yetersizlik duygusunun üstünü örten bir maskedir. Alice kendini sürekli mantıkla, düzenle, akılla tanımlar; duygusal alana geçtiği her anda dağılma korkusuyla geri çekilir. Kendisini bir “dedektif” olarak kurgulaması, kendi iç dünyasındaki karmaşayı denetim altına alma çabasıdır. Delüzyonel anlatısında bile mantık araması, bu kontrol ihtiyacının patolojik boyutunu gösterir: akıl, duygusal çöküşe karşı son savunma hattıdır. Üstünlük kompleksi, burada narsisistik bir zırh gibi işler — Alice’in zihni kendi kırılganlığını reddederek, onun yerine güçlü, ayrıcalıklı, seçilmiş bir kimlik üretir. Fakat film ilerledikçe bu zırh çatlamaya başlar. Klinik müdürünün sonunda “Alice çok hasta” deyişi, yalnızca psikiyatrik bir tanı cümlesi değildir; o cümle, üstünlük fantezisinin çöktüğü andır. Gerçekle yüzleştiğimizde, Alice’in büyüklük anlatısının ardında değersizlik, suçluluk ve kontrol kaybı korkusu belirir. Onun üstünlüğü, aslında dayanılmaz bir eksiklik hissinin ürünü; yıkılmasın diye sürekli yeniden kurduğu bir benlik senaryosudur. Film bu haliyle deliliği bir çözülme olarak değil, zayıflığın inkârından doğan bir yapı olarak resmeder. Alice’in trajedisi, üstün olmaya çalışırken insan olmanın dayanılmaz kırılganlığıyla baş edememesidir.
Alice’in kurduğu hikâye, hem onu koruyan hem de tutsak eden bir yapı hâline gelir. “Cinayeti çözmeye çalışması”, aslında kendi zihninde çözülmemiş travmayı simgeler. Psikoz burada bir “kayboluş” değil, bir tür psişik yeniden yazımdır — aklın kendini korumak için gerçekliği yeniden düzenlemesidir.