Fanatizm ve Baba İşlevi
Yayımlanma tarihi:
Fanatizm, genellikle yoğun duygulanım, sorgulanmayan bağlılık ve eleştiriye kapalı bir tutumla tanımlanır. Ancak psikanalitik açıdan bakıldığında fanatizmin altında yalnızca ideolojik ya da toplumsal dinamikler değil, daha derin bir içsel örgütlenme sorunu yer alır. Bu sorun çoğu zaman baba işlevinin eksikliği ile ilişkilenir.
Psikanalitik kuramda baba figürü, biyolojik bir kişiden çok bir işlev olarak ele alınır. Freud, Lacan ve onları izleyen pek çok psikanalist babayı; çocuğun dış dünyanın kurallarıyla tanışmasını sağlayan, sınır koyan, anlamlandırmayı mümkün kılan, “yasa” niteliği taşıyan bir yapı olarak tanımlar. Bu işlev çocuğun ruhsallaşma sürecinde, benlik sınırlarının ve içsel otoritenin gelişmesinde belirleyicidir.
Baba işlevinin eksik ya da zayıf olduğu durumlarda, çocuk dış dünyayı daha belirsiz, daha kaygı verici ve daha kontrol edilemez bir yer olarak deneyimler. İçsel sınırların tam gelişmemesi, bireyin kendi kendini düzenleme kapasitesini zayıflatır. Sonuç olarak kişi, büyüdüğünde kendi içinde kuramadığı yapıyı dışarıda aramaya eğilimli olur.
Fanatizmin psikanalitik kökeni tam da burada başlar. İçsel baba işlevi yetersiz olduğunda kişi, dış dünyada güçlü bir otorite figürü arayabilir. Bu figür bir lider, bir grup, bir ideoloji, bir inanç sistemi ya da bir örgütlenme biçimi olabilir. Dışsal figür, bireyin kendi içinde kuramadığı düzeni ve sınırı temsilen işlev görmeye başlar. Böylece bağlılık, fikirden çok içsel yapıyı ayakta tutmaya yarayan bir ihtiyaç hâline gelir.
Bu nedenle fanatik bağlılık rasyonel değildir; çünkü zihinsel ihtiyaç da rasyonel bir zeminde değildir. Bağlı olunan dışsal yapı eleştirildiğinde kişi yalnızca bir fikrin tehdit edildiğini hissetmez; kendi içsel düzeninin, kendi yer tutma hissinin sarsıldığını algılar. Eleştiriye tahammülsüzlük, kırılganlık ve savunmacılık bu yüzden şiddetli olabilir. Dışsal figürle özdeşimin zayıflaması, kişinin kendi içindeki boşluğu görünür kılma riski taşır.
Psikanalitik açıdan fanatizmin çözümü, dışarıda yeni bir otorite aramak değil, kişinin kendi içinde eksik kalan baba işlevini yavaş yavaş kurabilmesidir. Bu, bireyin sınırlarını dışsal figürlere dayanarak değil, kendi iç dünyasında oluşturmaya başlaması anlamına gelir. Kendi kararlarını taşıyabilmek, sorumluluk aldığında sarsılmamak, belirsizlik karşısında başkasının kesin ve yüksek sesine ihtiyaç duymadan kalabilmek bu sürecin doğal sonuçlarıdır. Zamanla kişi duygusal düzenlemesini dışarıdaki güçlü figürlere teslim etmek yerine kendi içsel kaynaklarından sağlamaya başlar. Psikanalitik kuramın “olgunlaşma” dediği şey, tam da bu içsel otoritenin adım adım inşa edilmesidir.
Freud’un baba figürünü ruhsal yapılanmanın temel düzenleyicisi olarak konumlandırması ve Lacan’ın bu işlevi “Babanın-Adı” kavramıyla simgesel düzenin kurucu ilkesi hâline getirmesi, fanatizmin neden bu kadar güçlü bir çekim oluşturduğunu anlamayı kolaylaştırır. Baba işlevi eksik olduğunda, öznenin simgesel dünyasında bir boşluk oluşur; bu boşluk, kişinin kendi içsel yasasını oluşturmasını güçleştirir. Lacan’ın tarif ettiği biçimiyle “baba adının düşmesi”, öznenin dışarıdaki otoritelere fazladan anlam yüklemesine, onların sesiyle kendi içsel sesini ikame etmesine yol açabilir. Böylece fanatizm, yalnızca bir ideolojik tutum değil, simgesel düzenin tam kurulamadığı bir yerde, dışarıdaki mutlak bir sesle içsel eksikliği doldurma girişimine dönüşür.
Son Söz
Fanatizmi yalnızca toplumsal bir olgu ya da kişisel bir tercih olarak görmek yetersizdir; çoğu zaman kökleri, erken ilişkilerin sessiz bölgelerinde saklıdır. Baba işlevinin eksikliği bireyi dışsal otoritelere doğru çeken görünmez bir akım yaratır ve bu akım, kişinin ruhsal yapısında tam olarak gelişmemiş olan bölgeyi dışarıdan tamamlamaya çalışır. Psikanalitik çalışma, bu boşluğu yeni figürlerle doldurmayı değil, kişinin kendi içinde bir yapı kurmasını hedefler. Çünkü gerçek güç, dışarıdaki seslerden değil, içeride yavaşça oluşan sağlam bir içsel tutarlıktan doğar. Fanatizm zayıfladığında geriye kalan, bireyin kendi sesini duymaya başlamasıdır.