Del Toro’nun Frankenstein’ı: Yaradılış ve Reddediş

3–4 dakika

oku

Del Toro’nun Frankenstein’ı: Yaradılış ve Reddediş

, ,

Yayımlanma tarihi:

Dün gece Guillermo del Toro’nun Frankenstein uyarlamasını izledim ve film bittiğinde uzun süre yerimden kalkamadım. Her kare, her bakış, her sessizlik beni hem mesleki hem de insan olarak derinden sarstı. Bazı filmler vardır ya—sadece izlenmez, içe işlenir. İşte bu film tam olarak öyle.

Klasik bir canavar hikâyesi bekliyorsanız, del Toro’nun kapısını yanlış çalmışsınız demektir. Bu film aslında bir yaratılma değil, bir reddedilme hikâyesi. Ve reddedilmenin insan ruhunda nasıl yıkıcı izler bıraktığını en çıplak hâliyle gösteriyor.

Guillermo del Toro’nun Frankenstein uyarlamasını izlemek, klasik metnin ötesine geçen yoğun bir psikolojik derinlik hissi yaratıyor. Film, yalnızca bir yaratım sürecini değil, reddedilme, kimlik arayışı, travma ve insan olmanın kırılganlığı üzerine kurulu daha geniş bir içsel çatışmayı görünür kılıyor. Anlatının sunduğu atmosfer, izleyiciyi doğrudan karakterlerin bilinçdışı süreçleriyle temas eden bir deneyimin içine çekiyor.

Victor’ın annesinin doğum sırasında ölümü, babasının dönemin en yetkin cerrahlarından biri olmasına rağmen bu kaybı engelleyememesiyle birleşince, Victor’ın zihninde giderek katılaşan bir suçlama yapısına dönüşür. Babasının müdahalesinin yetersiz kalmasını “kasıt” ihtimaliyle birleştirmesi, hem travmanın taşıyamadığı ağırlığını dışsal bir hedefe yönlendirme çabasının hem de çocukluk dönemine özgü benmerkezci nedensellik anlayışının izlerini taşır. Bu inanç, Victor’ın babasına yönelik açık bir karşıtlık geliştirmesine ve tıbbı yalnızca bir meslek değil, ölümle bireysel bir mücadele alanı olarak görmesine neden olur. Böylece Victor’ın cerrahi mükemmellik arayışı, bir beceri kazanımından çok, babasını aşma, onun “başarısızlığı” olarak kodladığı kaybı telafi etme ve ölümün karşısında güç kazanma girişimine dönüşür. Film, bu dinamiği Victor’ın bilimsel hırsının merkezine yerleştirerek, yaratım sürecindeki motivasyonlarının salt merak ya da keşif dürtüsünden çok, kişisel bir hesaplaşma ve sembolik bir “intikam” arayışıyla bağlantılı olduğunu görünür kılar.

Victor Frankenstein karakteri, film boyunca içsel yaralanmalarıyla temas etmekte zorlanan, kırılganlığını kontrol etme ve örtme eğilimindeki bir figür olarak beliriyor. Yarattığı varlık üzerindeki mutlak hakimiyet arzusu, yalnızca bilimsel bir girişim gibi görünse de, psikodinamik açıdan bakıldığında, kendi kusurlu yönleriyle karşılaşmaktan kaçınma çabasıyla ilişkili. Yaratığın “kusurlu” görülmesiyle başlayan reddetme tutumu, aslında Victor’ın kendi karanlık yönleriyle karşılaşmaya karşı geliştirdiği savunmaları yansıtıyor.

Yaratık ise filmde bir “canavar” olmaktan çok, erken dönemde yaşanan ağır bir bağlanma travmasının beden bulmuş hali şeklinde sunuluyor. Dünyaya geldiği anda karşılaştığı ilk tepki, korku ve reddedilme olduğu için, bu deneyim hem temel güven duygusunun yokluğunu hem de ilişkisel alanın yapı taşlarının eksik gelişmesini beraberinde getiriyor. Yaratığın davranışlarındaki öfke, saldırganlık ve kararsızlık, çoğu zaman kötü niyetin değil, bütüncül bir kimlik örüntüsü oluşturamamanın ve anlamlandırılamamış duyguların sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Del Toro’nun sinematografisi, filmdeki ruhsal atmosferi destekleyen önemli bir araç. Geniş ve soğuk mekânlar, yaratığın yalnızlığına karşılık gelen bir görsel dünya kurarken, laboratuvarın düzenli ve keskin estetiği, Victor’ın kontrol ihtiyacının sembolik bir yansıması olarak işliyor. Işık ve gölge arasındaki sert karşıtlık ise iyi ve kötü benlik temsilleri ile bölünmüş kimlik yapısına dair görsel bir metafor oluşturuyor.

Victor ile yaratık arasındaki ilişki, zaman zaman iki ayrı karakterden çok, bölünmüş bir benliğin iki yönünün karşılaşması gibi okunabiliyor. Biri çatışmayı inkâr eden, diğeri bu çatışmayı taşımak zorunda kalan bir yapı hissi yaratıyor. Yaklaşma ve uzaklaşma hâlleri, bir içsel çatışmanın iki ucunu temsil ediyor.

Filmin bıraktığı genel izlenim, kötülüğün ya da şiddetin içsel bir eğilimden çok, reddedilme, görülmeme ve ilişkisel boşluk deneyimlerinden doğabileceği yönünde. Del Toro’nun uyarlaması, Frankenstein anlatısını bir korku hikâyesi olmaktan çıkarıp, insan psikolojisinin kırılgan alanlarına odaklanan bir yüzleşme hikâyesine dönüştürüyor. Film, insan olmanın temel gereksinimlerinin karşılanmadığı durumlarda ortaya çıkan ruhsal yarılmaları ve bunun doğurabileceği sonuçları sade ama etkili bir şekilde görünür kılıyor.

Son Söz

Filmin sonunda yaratığın Victor’a yönelik affediciliği, anlatının tümüne yayılan çatışmayı başka bir düzleme taşıyor. Bu karşılaşma, travmanın kaynağıyla temas etmenin her zaman yıkıcı olmak zorunda olmadığını; kimi zaman, bütünlüğü yeniden kurma çabasının sessiz bir göstergesi olabileceğini hatırlatıyor. İlk bakım veren Victor olsa da, ‘kör ve bilge’ diye nitelenen dede karakteri; ikincil bakım veren olarak yaratığın kişilik yapılanmasında çarpıcı değişiklikler yaratıyor. Yaratığa duyduğu sevgi ve kabul, onun nesne ilişkilerini olumlu yönde dönüştürüyor.

Del Toro’nun Frankenstein’ı, böylelikle hem yaratığın hem de izleyicinin içsel dengede bir kapanışa ulaşmasına imkân veren, sarsıcı olduğu kadar sakin bir sonla tamamlanıyor.

Fırından taze çıktığında bir e-posta almak ister misin?

Tüm arşive erişim kazanmak için abone olun.

Okumaya Devam Edin