Yayımlanma tarihi:
The Man in the High Castle, izleyicisini yalnızca tarihsel bir “ya öyle olsaydı?” sorusuyla değil, çok daha rahatsız edici bir ihtimalle karşı karşıya bırakır: Kötülük, her zaman tanınabilir mi? Yoksa bazen düzenli, sevgi dolu, sorumluluk sahibi bir hayatın içine mi yerleşir? Bu sorunun en çarpıcı cevabı dizide John Smith karakteri üzerinden verilir. Smith bir canavar değildir; aksine iyi bir baba, sadık bir eş ve sistemin ihtiyaç duyduğu “örnek” bir yöneticidir. Tam da bu nedenle psikanalitik olarak bu kadar rahatsız edicidir.
Faşist rejimlerin en belirgin özelliklerinden biri, ahlaki muhakemeyi bireyin iç dünyasından çekip alarak dışsal bir otoriteye devretmeleridir. Freud’un Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizinde tarif ettiği gibi, birey güçlü bir lider ya da ideolojiyle özdeşleştiğinde kendi süperegosunu askıya alır; onun yerine kolektif, cezalandırıcı ve mutlak bir süperego geçer. Nazi ideolojisi dizide tam olarak böyle işler. Neyin doğru neyin yanlış olduğu artık vicdanla değil, emirle belirlenir. John Smith’in ruhsal organizasyonu bu yapının kusursuz bir örneğidir. O, ahlaki kararlar veren bir özne olmaktan çok, emirleri doğru uygulayan bir egodur.
Smith’in en belirgin savunması bölmedir. Evde sevgi dolu bir baba, işte soğukkanlı bir infaz organizatörü olarak var olabilir. Bu iki alan arasında duygusal bir geçiş yoktur; çünkü geçiş, suçluluğu beraberinde getirecektir. Psikanalitik olarak bu, benliğin korunması için gerekli bir yarılmadır. Smith kötü olduğunu düşünmez; o sadece görevini yapmaktadır. Bu noktada dizinin sunduğu en rahatsız edici fikir ortaya çıkar: Kötülük her zaman sadistik bir hazdan beslenmez. Çoğu zaman itaatten, düzenden ve “doğru olanı yapma” inancından beslenir.
Bu ruhsal yapı, Smith’in oğlunun hastalığıyla ciddi bir sarsıntı yaşar. Nazi ideolojisinin “kusurlu beden” anlayışı, ilk kez soyut bir politik ilke olmaktan çıkıp Smith’in evinin içine girer. O ana kadar başkaları için geçerli olan kurallar, artık onun çocuğu için de geçerlidir. İşte burada bastırma çökmeye başlar. Faşizm, başkasının ölümünü meşrulaştırabilir; fakat öznenin kendi çocuğunu kurtarmasına izin vermez. Smith’in suçluluğu bu noktada gecikmeli olarak ortaya çıkar ve bu gecikme, ideolojiyle kurulan özdeşleşmenin ne kadar derin olduğunu gösterir.
Dizideki alternatif dünyaları gösteren filmler ise bu bastırmanın en net karşılığıdır. Bu filmler, psikanalitik anlamda bastırılan hakikatin geri dönüşüdür. Olabilecek ama bastırılmış bir yaşam ihtimali, semptom gibi sürekli kapıyı çalar. Özellikle John Smith için bu filmler yalnızca politik bir tehdit değil, narsistik bir yıkım riski taşır. Çünkü bu görüntüler ona şunu fısıldar: “Başka biri olabilirdin.” Bastırılan yalnızca tarih değildir; bastırılan, öznenin kendi etik ihtimalidir.
Smith’in bu filmlere tahammül edememesi, onların gerçekliğinden değil, taşıdıkları suçluluk potansiyelinden kaynaklanır. Alternatif dünyalar, faşist ruhsal organizasyonun en büyük düşmanıdır; çünkü faşizm tek bir gerçeklik iddiası üzerine kuruludur. Oysa bilinçdışı çoğuldur, çatlaklıdır ve susturulamaz. Hakikat, er ya da geç semptomlar aracılığıyla geri döner.
The Man in the High Castle, faşizmi yalnızca tarihsel bir rejim olarak değil, belirli bir ruhsal örgütlenme biçimi olarak ele alır. John Smith bu örgütlenmenin ideal ürünüdür: düşünen değil uygulayan, sorgulayan değil uyumlanan, suçluluk yerine düzeni seçen bir özne. Dizinin asıl rahatsız edici sorusu da burada gizlidir: Uygun koşullar altında, John Smith olmak ne kadar uzak bir ihtimaldir?
Belki de dizinin en karanlık başarısı şudur: İzleyiciye kötülüğü işaret etmekten çok, onu tanınmaz hale getirir.