1899: Kolektif Kederin Dijital Arkeolojisi
Yayımlanma tarihi:
Netflix’in 1899’u, ekranda gördüğümüz o devasa buharlı gemiden ziyade, insan psişesinin klostrofobik dehlizlerinde yol alan bir zihin simülasyonudur. Diziyi analitik bir düzlemde değerli kılan asıl içgörü, karakterlerin birbirinin dilini anlamamasına rağmen aynı kederde hiyerarşik bir uyumla buluşmalarıdır. Bu durum, Carl Jung’un Kolektif Bilinçdışı kavramının dijital bir ağ (network) üzerinden yeniden formatlanmasıdır. Gemideki her yolcu, aslında insanlığın ortak acı havuzuna bağlı birer “terminal” hükmündedir. Dizinin açılışında yankılanan Emily Dickinson dizeleri bu klostrofobinin sınırlarını çizer:
“Beyin, gökyüzünden daha geniştir.
Yan yana koyarsan onları, biri diğerini içine alır kolayca.”
Bu, dış dünyanın genişliğinin aslında zihnin bir kıvrımından ibaret olduğunun ilk sarsıcı ilanıdır.
Dizideki o meşhur “Wake up!” çağrısı ise sanıldığı gibi bir özgürleşme daveti değil, ontolojik bir sarsıntıdır. Psikolojik bir perspektifle bakıldığında, Maura’nın her uyanışı aslında travmatik bir gerçekle yüzleşmemek için zihnin kurguladığı yeni bir savunma mekanizmasıdır. Uyanışın bir “sahte çağrı” (fake call) gibi tınlamasının sebebi budur: Zihin, katlanamadığı bir gerçekliği daha kabul edilebilir bir illüzyonla takas eder. Henry Singleton’ın (Maura’nın babası) o buz gibi tespiti, uyanışın neden bir hüsran olduğunu açıklar: “İnsanlar gerçekliği görmek istemezler, sadece görmek istediklerini görürler. Kendi küçük dünyalarına hapsolmuşlardır.”
Burada uyanış, bir “aydınlanma” değil, sadece bir “yer değiştirme” (displacement) işlemidir. Maura’nın abisi Ciaran’ın sistemi devralmış olması, bu döngüsel hapishanenin kişisel bir trajediden öte, yapısal bir “izleme ve kontrol” mekanizması olduğunu fısıldar.
Karakterlerin dil bariyerine rağmen kurdukları o sessiz iletişim, analitik bir “network” başarısıdır. Kelimeler yetersiz kaldığında devreye giren o evrensel yas ve korku dili, simülasyonun kodlarından ziyade, insan türünün kadim ve ortak yazılımından, yani arketiplerinden beslenir. Daniel’ın Maura’ya fısıldadığı “Önemli olan ne hissettiğin. Gerçeği hissettiğin sürece, o gerçektir.” cümlesi, nesnel gerçekliğin ölüm ilanıdır. Eğer kolektif bir ağın içinde hepimiz aynı “yas” kodunu paylaşıyorsak, bu acının dijital bir algoritmadan mı yoksa organik bir nörondan mı kaynaklandığı sorusu anlamsızlaşır.
Son tahlilde 1899, bizlere sarsıcı bir içgörü bırakır: Gerçeklik, dışarıda bir yerde bekleyen sabit bir kaya değil; zihnimizin, kaçmaya çalıştığı gölgelerle inşa ettiği kolektif bir mutabakattır. Her uyanış, sadece daha geniş bir hücreye geçişten ibaret olabilir; ancak bu, çekilen acının hakikatini eksiltmez. Belki de en büyük trajedi, gemideki bir diğer sesin fısıldadığı gibidir:
”Sorun gerçeği bilmememiz değil, doğru soruları henüz sormuyor olmamızdır.”